hakkında ansiklopedi bilgi - Tarihi - Blogcu

Akkoyunlular

15/7/2009 Harf Sırası: A

Yorum (yok)

I- SIYASî TARIH

a) Akkoyunlular'in mensei ve kurulusu

Akkoyunlular, 1340-1514 yillari arasinda Dogu Anadolu, Azerbaycan ve Irak'ta hüküm sürmüs olan bir Türkmen hanedanidir. Devletin kurucusu olan Karayülük Osman Bey Oguzlarin Bayindir boyuna mensuptur. Bu sepele Akkoyunlu Devleti'ne Bayindiriyye Devleti de denilmektedir. Akkoyunlular'in Anadolu'ya ne zaman ve hangi yoldan geldikleri bilinmemektedir. Ancak Mogol istilasi sonucunda Anadolu'ya gelen pek çok Türkmen grubu arasinda Bayindir Türkmenlerinin de bulundugu tahmin edilmektedir. Akkoyunlu oymaginin Anadolu'ya gelis tarihi hakkinda en güvenilir bilgiyi, Akkoyunlu sülâlesinin tarihi olan Ebu Bekr-i Tihrani'nin eserinde bulmak mümkündür. Buna göre, 52. göbekte Oguz Han'a ulasan Karayülük Osman Bey'in bagli oldugu Bayindir oymagi, ilk önce XIII. yüzyilin baslarinda Dogu Anadolu'ya gelmisler, burada Mogol istilâsina karsi koyarak Diyarbekir bölgesine egemen olup, Trabzon-Rum Imparatorlugu ve Gürcüler'le mücadele etmislerdir.

Akkoyunlular siyasî bir birlik kurmadan önce güneyde Urfa ve Mardin, kuzeyde Bayburt olmak üzere Firat ve Dicle yöresinde yaylayip-kislamaktaydilar. Bu sirada, en büyük düsmanlari olan Karakoyunlular ile de mücâdele ediyorlardi.

Ilhanlilar'in yikilmasindan sonra, onun hakimiyet sahasi üzerinde birbirleriyle mücâdele eden Celayir, Çoban ve Sotay sülâlelerinin kavgalarina katilan Akkoyunlular, bu sülâlelerden Musul ve Diyârbekir bölgelerine hakim olan Sotayogullari'nin hizmetine girdiler. Bu ailenin Orta Anadolu'ya çekilmesinden sonra ise Artuklular'a bagli olarak yasamaya devam ettiler. Bu sirada Diyârbekir bölgesinde bazi kent ve kaleleri eline geçiren Akkoyunlular yavas yavas kuvvetleniyorlar, diger boy ve oymaklari kendisine baglayarak devlet kurma yolunda ilerliyorlardi.

1- Tur Ali Bey

Diyarbekir bölgesini yurt edinen bu Akkoyunlu Türkmenlerinin basinda 1340 yillarinda Tur Ali Bey isminde birisinin bulundugu görülmektedir. Tur Ali Bey 1340-1341 ve 1343 yillarinda olmak üzere iki kez Trabzon Rum Imparatorlugu topraklarina saldirmis, hatta bu devletin baskentine kadar ilerlemisti. Daha sonra Bayburt ve Erzincan emirleriyle birleserek bir kez daha Trabzon üzerine yürümüsse de bir basari elde edememistir(1348).

Tur Ali Bey Ilhanlilar'dan Gazan Han'in maiyetinde Suriye seferine istirak etmis ve bu sefer sirasinda büyük gayret ve kahramanlik göstererek Gazan Han'in teveccühünü kazanmistir. Bu basaridan sonra etrafina 30.000 kisilik bir kuvvet toplayan Tur Ali Bey, Anadolu, Suriye ve Irak taraflarina çesitli akinlar yapti. Tur Ali Bey zamaninda Akkoyunlular'a, bu beyin söhretinden dolayi Tur Alilîler de denilmekteydi.

Tur Ali Bey'in gerek Anadolu'da ve gerekse Trabzon Rum Imparatorlugu karsisinda kazandigi bu basarilar üzerine Imparator III. Aleksios korkuya kapilmis ve onunla dostluk kurmak üzere kizkardesi Maria'yi Tur Ali Bey'in oglu Kutlu Bey ile evlendirmistir (1352). Böylece imparator hem Tur Ali Bey'in yapacagi yeni akinlardan ve hem de onun himayesi ile digerlerinin hücumlarindan kurtulacagini hesaplamistir ki bu tesebbüsünde muvaffak olmus ve 1360 yilina kadar bu taraftan herhangi bir hücuma maruz kalmamistir.

2- Kutlu Bey

Tur Ali Bey'in ne zaman öldügü kesin olarak bilinmemekle beraber oglu Kutlu Bey'in 1363 yilinda Akkoyunlular'in basinda bulundugu görülmektedir. Büyük bir ihtimalle 1362 yilinda babasinin yerine geçen Fahreddin Kutlu Bey, bir yil sonra karisi Despina ile Aleksios'u ziyaret için Trabzon'a gitmis, imparator da ertesi sene iade-i ziyârette bulunmustur.

Kutlu Bey zamaninda (1362-1388) Anadolu'nun siyasi tablosunda önemli degisikler olmustur. Bu dönemde Bayram Hoca idaresindeki Karakoyunlular Musul'dan Erzurum'a kadar olan bölgelerde hakimiyet kurarak güçlü bir devlet haline gelmislerdi. Erzincan'da ise emir Pir Hüseyin'in ölümü üzerine burasi Mutahharten'in eline geçmisti (1378). Erzincan'daki bu degisikligi kabul etmeyen Eretna devleti hükümdari Alaaddin Ali Bey Mutahharten üzerine yürüyünce, Mutahharten zor durumda kalmis ve Akkoyunlular ile Dulkadirogullari'ndan yardim istemisti. Bu istegi kabul eden Kutlu Bey, ogullarindan Ahmed Bey emrinde mühim bir kuvveti Mutahharten'e yardima gönderdi. Erzincanlilar'in yardimina kosan bu Akkoyunlu kuvvetleri ile Eretna-oglu Alâaddin Bey kuvvetlerinin yaptiklari çarpismayi Kutlu Bey-oglu Ahmed Bey kazandi. Eretnalilar büyük bir bozguna ugradilar.

Akkoyunlular, Kadi Burhaneddin'in Sivas'ta hükümdarligini ilân etmesinden sonra (1381), onun hükûmdarligini tanimayarak buraya bir miktar kuvvet gönderdiler. Kutlu Bey-oglu Ahmed Bey idaresindeki Akkoyunlu kuvvetleri Mutahharten ile birlikte Sivas üzerine yürüyerek kenti savunmakta olan Emir Yusuf Çelebi'yi yendiler, ancak sehri ele geçiremediler.

Akkoyunlular'la Sivas hükümdari Kadi Burhaneddin arasindaki bu düsmanlik, Burhaneddin'in Malatya yakinlarina geldigi bir sirada, Kutlu Bey ogullarinin onun yanina giderek itaat etmeleri ile son buldu. Bu sirada Kadi Burhaneddin'in huzuruna gelen Ahmed Bey, ondan daha önceki davranisi için özür dilemis ve affini istemistir. Hatta ona olan bagliligini göstermek için yaninda bulunan kardesi Karayülük Osman Bey'i rehin olarak vermistir. Baska bir rivayete göre ise, cesaret ve ününü kiskanan kardeslerinin kendisine bir kötülük yapmalarindan çekinen Karayülük Osman onlardan ayrilarak Kadi Burhaneddin'in hizmetine girmistir.

Kutlu Bey, 1389 yilinda vefat etmis olup, Bayburt'un Sinor köyünde defnedilmistir.

3- Ahmed Bey

Kutlu Bey'in ölümünden sonra Hüseyin, Ahmed, Pir Ali ve Karayülük adindaki ogullari arasindan Ahmet Bey Akkoyunlular'in basina geçti. Ahmet Bey zamaninda Erzincan emîri Mutahharten ile Akkoyunlular'in arasi açildi. Kutlu Bey'in dostu olan Mutahharten onun ölümünden sonra Akkoyunlular'in hakimiyetindeki bir kisim topraklara saldirararak yagma ve tahrip hareketlerine basladi. Mutahharten'in bu tecavüz hareketleri üzerine Ahmet Bey büyük bir kuvvetle onun üzerine yürüdü. Yapilan savasta agir bir yenilgi alan Erzincan kuvvetleri geri çekilirken Mutahharten yarali olarak savas meydanindan güçlükle kaçabildi.

Mutahharten Akkoyunlular'in karsisinda aldigi bu agir yenilgiden sonra, Akkoyunlular'in ezeli düsmani olan Karakoyunlu beyi Nâsireddin Kara Mehmed Bey'den yardim isted.i Akkoyunlular'a karsi saldirmak için bir firsat bekleyen Kara Mehmed, Mutahharten ile birleserek Akkoyunlular'a taarruz ettiler. Bu müttefik kuvvetler karsisinda agir bir yenilgiye ugrayarak askerlerinin büyük bir kismini kaybeden Ahmed Bey Kadi Burhaneddin'e siginmak zorunda kaldi. Kadi Burhaneddin onu çok iyi karsilayarak ikram ve iltifatta bulunmus ve kendisine hil'at vermistir.

Akkoyunlu Ahmed Bey, Kadi Burhaneddin Ahmed'in metbuu olmasina ragmen, ülkesine döndükten sonra onun aleyhinde bir takim faaliyetlere basladi. Kardesi Hüseyin Beyle birlikte Kadi Burhaneddin'in Amasya seferine katilan Ahmed Bey, bu sirada bir kaç defa isyan tesebbüsünde bulundu ise de basarili olamadi. Daha sonra Amasya emiri Ahmed ile ittifak ederek Tokat üzerine yürüme karari aldi. Fakat bunu ögrenen Kadi Burhaneddin derhal Tokat'da bulunan Akkoyunlular üzerine yürümüs ve onun bu anî hareketi karsisinda mukavemet edemeyecegini anlayan Ahmed Bey bir kez daha affini isteyerek bagliligini göstermistir.

Erzincan emiri Mutahharten ile Karakoyunlu beyi Kara Yusuf (1389-1420) anlasarak Akkoyunlular üzerine yürümek üzere hazirliklara basladilar. Mutahharten büyük bir ordu hazirlayarak Karakoyunlu beyleri ile beraber Endris'te Akkoyunlularin karsisina çikti. Ancak yapilan savasta müttefik kuvvetler büyük bir bozguna ugrarken Kara Yusuf Bey esir düsmüs, Mutahharten ise güçlükle canini kurtarmistir. Mutahharten bu yenilginin intikamani almak için kisa bir süre sonra, bu kez yalniz basina Akkoyunlular üzerine yürüdü. Akkoyunlu hükümdari, damadi olan Mutahharten ile baris yapmak istediyse de kardesi Karayülük Osman bunu kabul etmedi. Yapilan savasta Mutahharten ikinci kez Akkoyunlulara yenildi.

Kadi Burhaneddin Ahmed 1394 yilinda Erzincan üzerine bir sefere çikmisti. Bu durumu haber olan Akkoyunlu Ahmed Bey elçi ve mektuplar göndermek sureti ile kendisine yardimci olacagini bildirdi. Erzincan sinirinda birlesen Akkoyunlu ve Sivas kuvvetleri Erzincan içlerine kadar girerek bir ay müddetle Mutahharten'in ülkesini görülmemis bir biçimde yagma ve tahrip ettiler. Bu sefer sirasinda Ezdebir, Sis ve Burtulus kalelerini zapteden Kadi Burhaneddin, Sivas'a dönerken yardimlarini gördügü Ahmed Bey'e Erzincan'dan Bayburt'a kadar olan bölgeleri dirlik olarak verdi.

Akkoyunlu Ahmed Bey, Kadi Burhaneddin'in Erzincan üzerine yaptigi ikinci seferine de istirak eti (1395). Bu olaydan sonra Akkoyunlu Devleti içerisinde iç karisikliklar çikmis ve kendisine isyan eden Karayülük Osman Bey ile Ahmed Bey'in arasi açilmisti. Osman Bey, Kemah kalesini ele geçirmek isteyince agabeyi Ahmed Bey onun üzerine yürüdü. Bunun üzerine Osman Bey Kadi Burhaneddin Ahmed Bey'in yanina giderek onun hizmetine girdi.

Bu olaydan sonra Akkoyunlu beyi Ahmed Bey ile Kadi Burhaneddin'in arasi açilmaya basladi. Nitekim Ahmed Bey, Kadi Burhaneddin'in Karaman-oglu üzerine yaptigi sefere katilmadigi gibi, onun, isyan eden Kayseri valisi Seyh Müeyyed'e karsi giristigi harekete de istirak etmedi. Ancak Seyh Müeyyed'in öldürülmesi ile neticelenen bu seferde Kadi Burhaneddin, Akkoyunlu Karayülük Osman Bey'in büyük yardim ve destegini gördü. Hatta onun bu yardimina karsilik kendisine Sarki Karahisar'i verdi. Ancak Kadi Burhaneddin ile Karayülük Osman Bey'in arasi, Seyh Müeyyed'in öldürülmesi yüzünden açildi. Çünkü Seyh Müeyyed, Osman Bey vasitasiyla canina dokunulmayacagina söz verildigi için teslim olmustu. Kadi Burhaneddin ise böyle olmasina ragmen, teminat verdigi halde Müeyyed'i öldürtünce, Karayülük Osman Bey onun bu davranisina çok sinirlendi ve anî bir baskin düzenleyerek Kadi Burhaneddin'i gafil avladi. Onu yakaladiktan sonra öldürttü (Temmuz 1398).

Kadi Burhaneddin'in öldürülmesinden sonra Karayülük Osman Bey Sivas'i ele geçirmek için sehri muhasara etti. Ancak, sehirde bulunan devlet erkâni ve emirler onu sehre sokmayarak Kadi Burhaneddin'in hayatta kalan oglu Alaaddin Ali Çelebi'yi hükümdar ilân ettiler. Sivas'i Akkoyunlular'a teslim etmek istemeyen yeni hükümdar Osman Bey'e mukavemet edemeyecegini anlayinca Osmanli Padisahi Yildirim Bayezid'den yardim istedi. Bunun üzerine Sivas'a gelen Osmanli ordusu Osman Bey'i maglup etti ve böylece Kadi Burhaneddin'in arazisinin büyük bir kismi Osmanli hakimiyetine geçti.

Osmanlilar karsisinda yenilgiye ugrayan Karayülük Osman Bey, önce ezeli düsmani olan Mutahharten'in hizmetine girdi. Ancak burada kisa bir süre kaldiktan sonra Memlûk sultani Berkuk'a müracaat ederek onun tabiiyetine girdi. Ancak Berkuk'un ölümü üzerine Misir'da karisikliklarin tehlikeli bir durum arzetmesi ve Osmanlilar'in Memlûklular elindeki Anadolu sehirlerini almasindan sonra, Memlûklular'a yaptigi yardimi kesen Osman Bey bu sefer daha önce tabiiyetini arzetmis oldugu Timur'un yanina gitmeyi menfaatine daha uygun buldu. Bu düsünce ile, Karabag'da kislamakta olan Timur'un yanina giderek bütün kabilesi ile birlikte onun hizmetine girdi. Timur, kendisine ikram ve iltifatta bulunarak ona Anadolu'da bir bölgeyi emanet olarak verecegini vaad etti.

Karayülük Osman Bey, Timur'un 1400 yilinda Anadolu'ya yaptigi sefer sirasinda öncülük yapti ve Sivas, Elbistan ve Malatya'nin Osmanlilar'dan alinmasinda hazir bulundu. Timur, Osman Bey'in bu hizmetine karsilik kendisine Malatya'yi verdi. Bu savaslarda Karayülük-oglu Ibrahim Bey de fevkalâde kahramanlik gösterdiginden Timur ona da Diyarbekir (Amid) sehrini vermistir. Timur'un Suriye seferinde Osman Bey ve ogullari da hazir bulunarak yararlilik gösterdiler. Bu seferden dönüsünde Mardin'i kusatan Timur, çok geçmeden Irak üzerine yürüyünce kentin kusatilmasini Karayülük'e birakti. Mardin'i ele geçiren Karayülük, oglu araciligiyla Hisn-Keyfa hâkimini kendisine boyun egmeye ve vergi vermeye mecbur birakti.

Timur'un 1402'de Yildirim Bâyazid'le yaptigi Ankara Savasi'na Akkoyunlulardan Karayülük'ün yanisira agabeyleri Ahmed ve Pir Ali Beyler de istirak ettiler. Savas sirasinda, Osmanlilar'in sol koluna kumanda eden Süleyman Çelebi üzerine yürüyen Karayülük Osman Bey, bu cenahi bozguna ugratmis ve Ankara Savasi'nin kazanilmasinda önemli rol oynamistir. Kisi Anadolu'da geçiren Timur, 1403 yilinda ülkeyi terk ederken Sivas'a geldigi zaman Osman Bey'e hil'at giydirmis ve ona Diyarbekir ve çevresinin emirligini vermistir. Akkoyunlu Ahmed Bey ile kardesi Pir Ali Bey ise, Timur'un dönüsü sirasinda hapsedildiklerinden Karayülük Osman Bey rahatça ülkesine geldi ve Akkoyunlu Devleti'ni kurdu (1403).

4- Karayülük Osman Bey

Saltanatinin ilk yillarinda Timur'a tabi olan Osman Bey onun ölümünden sonra oglu Sahruh'a bagli kaldi. Osmanli hükümdarlariyla da dost geçinmeye dikkat eden Karayülük, bilhassa Karakoyunlu hükümdari Kara Yusuf ile mücadele etti. Memlûklu sultanlari Farac ve Müeyyed Seyh ile de dostane iliskiler kurmaya çalisan Karayülük , bu devletin basina Sultan Barsbay'in geçisinden sonra aradaki dostluk bozulmaya basladi.

Karakoyunlu hükümdari Kara Yusuf, bu sirada Azerbeycan'i ele geçirerek Akkoyunlular'i tehdide basladi. O, 1409 yilinda Mardin'i, 1410 yilinda da Erzincan'i ülkesine katarak Akkoyunlular'i iki taraftan çevirdi. Karayülük Osman Bey ise,Timuru'un kumandani Semseddin'in idaresinde bulunan Kemah kalesini alarak Karakoyunlular'a karsi durumunu kuvvetlendirmeye çalisti. Bu sirada Çagatay hükümdari Sahruh ile Memlük Sultani da Karayülük Osman'i destekliyorlardi. Bütün bunlara ragmen Karayülük üzerine yürüyen Kara Yusuf, Akkoyunlu beyini bozguna ugratarak Malatya'ya kadar olan bölgeyi yagmaladi (1417).

Bu sirada Memlûk tehlikesinin görülmesi üzerine iki taraf anlasmak zorunda kaldi. Savur kalesininin Karakoyunlular'a birakilmasi sartiyla bir baris yapildiysa da bu anlasma pek uzun sürmedi. Kisa bir süre sonra Karayülük Osman Bey Memlûk sultani ve Sahrah'un da tesviki ile Mardin'i kusatti ve çevresini de yagmaladi. Bu durumu haber alan Kara Yusuf derhal Karayülük üzerine geldi ve onu iki defa maglup ederek Haleb'e çekilmesine sebep oldu (1418).

Akkoyunlular ile Karakoyunlular arasindaki mücalede, 1420 yilinda Kara Yusuf'un ölümünden sonra yerine geçen oglu Iskender Mirza zamaninda daha da siddetlenerek devam etti. Bu sirada Erzincan'i Akkoyunlu topraklarina katan Karayülük Osman Bey, Çoruh havzasinin tamamini eline geçirerek devletinin sinirlarini Trabzon Rum Imparatorlugu arazisinden Urfa güneyine kadar genisletti. Bu sirada bir çok defa Iskender Mirza ile karsilasan Karayülük Osman Bey, bunlarin ekserisinde bozguna ugradi. Ancak 1434 yilinda, Diyarbekir'den büyük bir kuvvetle Erzurum önlerine gelen Osman Bey, Duharlu Pir Ahmed Bey'in Iskender Mirza adina idare ettigi bu sehri eline geçirdi. Buranin idaresini de oglu Seyh Hasan'a birakti.

Timur-oglu Sahruh'un Karakoyunlular üzerine yaptigi seferlerde onun yaninda bulunan Karayülük Osman Bey, Sahruh'un üçüncü Karakoyunlu seferinde Iskender'in Tebriz'den ayrilarak Erzurum'a dogru kaçmasi üzerine onun önünü kesti. Ancak, Erzurum'un kuzey-bati kesiminde karsilasan Akkoyunlu ve Karakoyunlu kuvvetleri arasinda yapilan savasta Osman Bey iki oglu ile beraber maktûl düstü (Eylül 1435). Iskender Mirza onun kesik basini Memlûklu Sultani Barsbay'a gönderdi.

Otuz iki yil kadar Akkoyunlu Devleti'nin basinda kalan Karayülük Osman Bey öldürüldügü zaman seksen yasindan fazlaydi. Cesur, atilgan ve yilmak bilmeyen bir sahsiyete sahip olan Osman Bey hayatinin tamamini mücâdele içerisinde geçirdi. Zamaninda Akkoyunlu devleti Erzincan, Harput, Kemah, Çemiskezek, Mardin, Erzurum, Bayburt ve Çaruh havzasina hakim olmus ve bu bölgelerin Türklesmesinde Osman Bey'in büyük yararliligi görülmüstür.

5- Ali Bey

Karayülük Osman Bey'in ölümünden sonra ogullari iktidar mücadelesine giristilerse de, bunlardan veliaht olan Ali Bey, hem Sahruh, hem de Memlûk sultanindan beylik mensûrunu aldi. Kisa süren beylik döneminde bir yandan Karakoyunlularin saldirilari ile ugrasan Ali Bey, bir yandan da kardesi Mardin valisi Hamza Bey ile mücadele etti. Ali Bey kizkardesini Sahruh'un ogluna vererek Timurlularla akrabalik tesis etti. Kardesi Hamza Bey'in isyani ve Karakoyunlu baskisi sonucunda iki düsmana karsi koyamayacagini anlayinca Osmanli hükümdari II. Murad ile Memlûk sultani Çakmak'tan yardim istemek zorunda kaldi. Bir ara Memlûklular'dan gelen yardimla kardesini bozguna ugrattiysa da, Memlûklularin çekilmesinden sonra Osmanlilar'dan bekledigi yardimin gelmemesi üzerine ümitsizlige düserek Suriye'ye çekildi. Böylece Akkoyunlu devleti kardesi Hamza Bey'in eline geçti (1438).

6- Hamza Bey

Akkoyunlu Devleti sehirlerinden Mardin hakimi olan Hamza Bey, Karayülük Osman Bey'in onüç oglu arasinda en dirayetlisi idi. Mardin hakimi iken, burasini geri almak isteyen Bagdat Hakimi Karakoyunlu Isfehan Mirza'yi 1437 yilinda agir bir maglubiyete ugratmis ve bu zafer onun mevkini kuvvetlendirmisti. Hamza Bey, kardesi Ali Bey'in elinden devlet idaresini aldiktan sonra diger kardesleri ve yegenlerinin muhalefeti ile karsilasti. Ancak kisa sürede devlete hakim olan Hamza Bey, Akkoyunlu birligini yeniden kurmaya çalisti. Memluk sultani tarafindan da taninan Hamza Bey Erzincan hakimi Yakub Bey ile mücadeleye giristi ve onun elinden Erzincan'i aldi (1439). Daha sonra Urfa'ya yerlesmis olan kardesi Ali Bey'in oglu Cihangir Mirza'dan burasini almak istediyse de basarili olamadi. Cihangir Mirza, kardesi Uzun Hasan'la birlikte amcasina muhâlefet ediyordu.

Kisa süren beylik döneminde kardesleri ve yegenlerini itaat altina almak için mücadele eden Hamza Bey 1444 yilinda vefat etti.

7- Cihangir Mirza

Hamza Bey'in ölümü üzerine yerine kardesi Ali Bey'in oglu Cihangir Mirza geçti. Amcasinin zamaninda Urfa hakimi olan Cihangir Mirza, Akkoyunlu devletinin basina geçtikten sonra Karakoyunlu Cihansah ile mücadeleye giristi. Cihansah'in 1447'de baslayan taarruzu 1453'de yapilan barisla sona erdi. Ancak Cihangir, Karakoyunlulara tabi olmak zorunda kaldi. Bu arada amcalari Mahmud, Seyh Hasan ve Kasim Beyler ile baska amca çocuklari ona karsi faaliyet göstermeye basladilar. Cihangir Mirza bu ayaklanmalari bertaraf ettiyse de bu kez küçük kardesi Uzun Hasan Bey, agabeyinin Karakoyunlu tabiiyetini tanimayarak ona karsi çikti. Bu sirada yirmisekiz yasinda bulunan Uzun Hasan Bey, Karakoyunlu Cihansah'in Çagataylilarla ugrasmasindan faydalanarak Erzincan'i almaya tesebbüs etti. Van gölü çevresini yagmaladi. Çemiskezek hakimi Seyh Hasan'i itaat altina almak için o yörede bulundugu sirada agabeyi Cihangir'in âmid (Diyarbekir)'den ayrilmasini firsat bilerek sehri ele geçirdi (1453).

8- Uzun Hasan

Agabeyinin elinden Diyarbekir'i olan Uzun Hasan Bey, ilk is olarak kardesleri Cihangir ve Urfa (Ruhâ) hakimi Uveys ile mücadeleye girdi ve Urfa'yi aldi. Mardin'i de ele geçirmek istediyse de müstahkem bir kaleye sahip olan bu sehri ele geçiremedi. Cihangir Mirza ise kardesi Üveys Bey'le beraber bir kaç kez Uzun Hasan'a karsi savasa giristiyse de hepsinde bozguna ugradi ve sonunda Karakoyunlu Cihansah'tan yardim istedi. Karakoyunlu hükümdari Cihansah; Piri, Savalan, Rüstem, Sah Haci, Gaverüdi ve Ali Seker Bey emrindeki büyük bir kuvveti Cihangir'in yardimina gönderdi. Uzun Hasan Diyârbekir yakininda bu müttefik kuvvetleri büyük bir hezimete ugratti. Savas sonunda Cihangir ve Piri Bey canlarini güçlükle kurtararak kaçtilar. Karakoyunlu emirlerinin pek çogunun öldürüldügü bu savastan sonra Cihangir'in emrindeki askerlerin bir kismi Uzun Hasan Bey'in hizmetine girdi. Bunun üzerine Cihangir Mirza, oglunu Hasan Bey'in huzuruna göndererek ona itaatini bildirdi ve bundan sonra ölümüne kadar (1469) Hasan Bey'e bagli kaldi.

Böylece hanedan mensuplari arasinda birligi saglayan Uzun Hasan Akkoyunlu devletinin sinirlarini genisletmeye basladi. Ilk olarak Hisnikeyfa'daki son Eyyubi hükümdarini ortadan kaldirdi (1457). 1458 yilinda ise müttefiki olan Karamanogullari üzerine saldiran Dulkadirli Arslan Bey'i maglûp ederek geri çekilmeye mecbur etti. Uzun Hasan 1459 yilinda Gürcistan'da birkaç kaleyi ele geçirerek Selçuklu soyundan geldiklerini öne süren Egil beylerinin egemenliklerine son verdi. Bu tarihten itibaren Osmanlilarla komsu olan Akkoyunlu Hasan Bey, Fatih Sultan Mehmed ile de mücâdeleye giristi. O, daha önce Karakoyunlular'in ele geçirdikleri yerleri geri aldigi gibi, Sebin Karahisar ve Koyulhisar'i da ele geçirerek Osmanli topraklarina akinlar yapmaya basladi. Osmanli hükümdari Fatih Sultan Mehmed'e karsi kendisine müttefik arayan Uzun Hasan, Anadolu'da Karamanogullari ve Isfendiyarogullari ile anlastiktan sonra Trabzon-Rum Imparatorlugu ve Venedik Cumhuriyeti ile de dostluk kurdu. Bu arada Rum Imparatoru IV. Yuannis'in kizi Katherina ile evlenerek Trabzon'u Fatih'e karsi koruyacagina dair söz verdi. Ancak 1461 yilinda Fatih'in Trabzon'u fethedip Komnenler'in saltanatina son vermesine mani olamadi.

Uzun Hasan, Eyyubiler'in elindeki Hisnikeyfa'yi aldiktan (1462) sonra, Cihansah'in rizasi ile Bayburt'u da ülkesine katti. Daha sonra Gürcistan üzerine bir sefer yaparak bu bölgeleri itaat altina aldi. Bu sirada kendisine siginmis olan Karaman-oglu Ishak Bey'e Karaman-ili hükümdarligini kazandirdi (1464).

Bu tarihten bir yil sonra Dulkadir topraklarina girerek Harput'u ele geçiren Uzun Hasan Bey, böylece devletini Ispir'den Urfa'ya, Sebin Karahisar'dan Siirt'e kadar genisletti. 1466 yilinda bir kez daha Gürcistan üzerine sefer yapan Uzun Hasan, ertesi sene üzerine yürüyen ezeli düsmani Karakoyunlu Cihansah'i gafil avlayarak onu ve adamlarini öldürdü. Böylece Karakoyunlu Devleti'ni tamamen çökerten Uzun Hasan Iran ve Irak topraklarini ele geçirdi. Cihansah'in halefi ve oglu Hasan Ali, ise düzensiz kuvvetlerle 1368 yili baharinda Akkoyunlular üzerine yürüdüyse de basarili olamayinca Timurlulardan Ebu Said'e müracaat ederek, onu Irak ve Iran'i ele geçirmeye tesvik etti. Mart 1468'de Herat'tan hareket eden Ebu Said, Serahs ve Nisabur üzerinden Meshed'e gelince, Uzun Hasan elçiler göndererek baris teklifinde bulundu. Ancak bu teklifi kabul etmeyen Ebu Said, Karabag'da kislamakta olan Uzun Hasan'in üzerine yürüdü. Mahmud-abad civarinda yapilan savasta Uzun Hasan Herat kuvvetlerini agir bir yenilgiye ugratti ve Ebu Said'i de kaçtigi sirada yakalayarak öldürttü (Subat 1469).

Ebu Said'in ölümünden sonra Hemedan'a çekilen Hasan Ali Bey ise, Nisan 1469'da Uzun Hasan'in oglu Ugurlu Mehmed tarafindan öldürüldü. Böylece Azerbaycan ve Iran'a hakim olan Uzun Hasan Bey hükûmet merkezini Tebriz'e tasidi. Horasan'dan Sivas'a kadar uzanan Akkoyunlu Devleti, Uzun Hasan Bey zamaninda büyük bir imparatorluk halini aldi.

Dogu Anadolu, Iran ve Irak'i içine alan kuvvetli bir devlet kurmayi basaran Uzun Hasan Misir ve Osmanli ülkelerini almak düsüncesiyle Venedik'e Haci Mehmed adinda bir elçi göndererek (1472), Osmanlilara karsi bir ittifak kurma çalismalarina basladi. Venedik Cumhuriyeti bunu kabul ederek bazi atesli silahlarla birlikte elçiyi Tebriz'e gönderdiyse de, bu ittifakdan iki devlet de umduklarini bulamadi.

1472 yilinda üçüncü defa Gürcistan'a sefer yapan Uzun Hasan, Tiflis dahil olmak üzere bir çok sehirleri almis ve Gürcü pernslerini itaate mecbur etmistir. Ancak ayni yil içerisinde Suriye'ye yaptigi seferde basarisizliga ugradi.

Öte taraftan, Osmanli padisahi II. Mehmed, Uzun Hasan'in kendisine karsi yürüttügü düsmanca davranisi karsisinda bir yandan sefer hazirligi ile ugrasirken, diger yandan da bir Venedik saldirisini önlemek üzere onlara baris teklifinde bulundu. Ancak Venedik Cumhuriyeti, Egriboz adasinin geri verilmesini isteyince görüsmeler kesildi.

1472 kisini hazirliklarla geçiren Fatih, Mart 1473'te Üsküdar'dan ordusuyla birlikte doguya dogru hareket etti. Ordu Sivas'a gelinceye kadar Sehzâde Mustafa ve Bâyezid'in katilimlariyla yüz bin kisiyi buldu. Uzun Hasan, Fatih'in Erzincan'a geldigini haber alinca, Tebriz'den yetmisbin kisilik kuvvetle hareket etti. Öncü birliklerinin Tercan yakinlarindaki çarpismasinda Akkoyunlular üstünlük sagladilar. Hatta Uzun Hasan'in oglu Ugurlu Mehmed Bey, Rumeli Beylerbeyi Has Murad Pasa'yi pusuya düsürerek askerlerinin çoguyla beraber kiliçtan geçirdi. Bunun üzerine Bayburt'a dogru çekilen Osmanli ordusu, Tercan civarinda Otlukbeli (Üçagizli) mevkinde Uzun Hasan Bey'in ordusu ile karsilasti (11 Agustos 1473). Ögleden aksama kadar sekiz saat süren savas sonunda Osmanli atesli silahlarina dayanamayan Akkoyunlu ordusu bozguna ugradi. Uzun Hasan'in kuvvetlerinden pek çogu öldürüldü, bir kismi da esir alindi. Kendisi ise kaçmayi basardi.

Uzun Hasan Bey, Otlukbeli'nde aldigi bu yenilgiden sonra bati ile münasebetlerini kesti. Onun, Osmanlilar karsisindaki bu yenilgisine kendisi kadar Türk'ü Türk'e kirdirmak isteyen Papa, Macarlar, Lehler, Sicilya ve Venedik krallari da çok üzüldüler.

Otlukbeli maglubiyetinden sonra Gürcüler Uzun Hasan'i tanimamaya basladilar. Bu sebeple Uzun Hasan, 1476 yilinda dördüncü kez Gürcistan seferine çikti. Bu sefer sirasinda da onlari maglup ederek ayaklanmalarina mani oldu. Uzun Hasan bu sefer dönüsünde hastalandi ve 6 Ocak 1478'de Tebriz'de vefat ederek Nasriye Medresesi'ne gömüldü.

XV. asrin en büyük hükümdarlarindan biri olan Uzun Hasan zamaninda Akkoyunlu Devleti Dogu Anadolu'nun yani sira Irak, Iran ve Azerbaycan'a hakim olarak büyük bir imparatorluk halini almistir. Hükümet merkezini Diyarbekir'den Tebriz'e tasiyan Uzun Hasan, Anadolu'daki Akkoyunlu Türkmenlerinin bir çogunu da Iran'a götürmüs ve bu sebeple Dogu Anadolu'daki Türk irkinin azalmasina sebep olmustur. Uzun Hasan, siyasi basarisinin yanisira ülkesinin imarina ve kültür hayatinin gelismesine de büyük önem vermistir. Nitekim Tebriz'de muhtesem bir saray teskilati kurarak devrin ileri gelen ulemâ ve suarâsini etrafinda toplamistir. Ilim adamlarini himaye etmesi dolayisiyla ülkenin her tarafindan gelen ilim ve sanat adamlarinin sayisi her geçen gün artmistir. Bunlardan meshur Celâlüddin Devvanî, Ahlâk-i Celâli adindaki ünlü eserini Uzun Hasan Bey'e ithaf etmistir. Bunun yaninda Akkoyunlular'in tarihi olan Kitâb-i Diyâr-i Bekriyye adli eser de onun zamaninda Ebu Bekr Tihrânî tarafindan yazilmis ve 1471 yili sonunda tamamlanmistir.

Bir çok dinî ve ilmî müesseseler de vücuda getirmis olan Uzun Hasan Bey, Osmanli Devleti teskilâtini örnek alarak devlet islerini tanzime ve teskilatlandirmaya çalismistir. Onun hazirlamis oldugu kanunlar Dogu Anadolu'da "Hasan Padisah Kanunlari" diye meshur olmustur.

9- Halil Bey

Uzun Hasan'in ölümünden sonra Akkoyunlu Devleti'nin basina, ogullari arasindan Halil Bey geçti (1478). Annesi Selçuk-sah Begüm'ün çabasi ile saltanati eline geçiren Halil Sultan, hiçbir kusuru olmadigi halde kardesi Maksud Bey'i öldürtünce aleyhinde isyanlar çikti. Bu olaydan sonra diger kardeslerinin itimatlari sarsilarak kendisinden yüz çevirmeye basladilar. Halil Sultan her ne kadar amcasi Cihangir'in ogullari Murad ve Ibrahim beylerin isyanlarini bastirdiysa da, Diyârbekir valisi olan kardesi Yakub Bey tarafindan saltanatinin altinci ayinda öldürüldü. Böylece Akkoyunlu tahtina Yakub Bey geçti.

10- Yakub Bey

Sultan Yakub, hükümdarliginin ilk yilinda kardesi Sultan Halil'in oglu Elvend Bey ile Karayülük'ün ogullarindan Seyh Hasan'in oglu Köse Haci Bey'in Siraz ve Isfahan'da çikarttigi isyanlari kolaylikla bastirdi. Memlûk sultani Kayitbay 1480 yilinda Emir Yasbey kumandasinda Diyârbekir üzerine bir kuvvet sevketti. Sultan Yakub'un bu orduya karsi Bayindir Bey, Sufi Halil Bey ve Biçenoglu Süleyman Bey idaresinde gönderdigi Akkoyunlu kuvvetleri Urfa'yi ele geçirmek üzere olan Memlûk ordusunu agir bir yenilgiye ugratti. Bayindir Bey bu zaferden sonra Sultan Yakub'a karsi isyan ettiyse de, Sultan Yakub'un karsi hareketi sonucunda yenilerek öldürüldü (1481).

Sultan Yakub, iç karisikliklari bastirdiktan sonra Gürcistan üzerine bir sefer yaparak Ahiska basta olmak üzere birçok kaleyi ele geçirdi (1482). Bu tarihten sonra daha çok ülkesinin bayindirligi için çaba harcayan Yakub Bey, babasi gibi ilim adamlarini ve sanatkârlari korumus, hatta kendisi de Türkçe ve Farsça siirler yazmistir. Bu sirada, Sah Ismail'in babasi olan Seyh Haydar, etrafina topladigi kalabalik bir mürid ile siilik mezhebini yaymaya çalisiyor ve etrafa akinlar yapiyordu. Seyh Haydar, 1488 yilinda Sirvan üzerine yürüyerek buranin sahi olan Ferruh Yesar'i çok zor durumda birakti. Kalabalik ve iyi techiz edilmis ordusu olmasina ragmen, Seyh Haydar'in müridleri karsisinda çok zor duruma düsen Sirvan sahi Ferruh Yesar, damadi olan Akkoyunlu Yakub Bey'den yardim istemek zorunda kaldi. Bunun üzerine, kendisi sünni olan Sultan Yakub, siilik faaliyetlerini yakindan takip ettigi Seyh Haydar üzerine yürümenin tam zamani oldugunu düsünerek derhal harekete geçti. Süleyman Bisen emrindeki bir orduyu Safevî Seyhi üzerine gönderdi. Seyh Haydar bu çarpismada az sayida mûridi ile büyük bir gayret göstererek Akkoyunlu ordusunu yenmek üzere iken basindan aldigi bir ok isabeti sonucunda öldü. Ismail disindaki ogullari da bu çarpismada katledildi.

Akkoyunlu Devleti'nin Uzun Hasan'dan sonraki bu mesud ve parlak günleri fazla devam etmedi. 1490 yilinda Tebriz'de meydana çikan bir veba salgini önce Sultanin annesi Selçuk-Sah Begüm'ün, sonra ogullarindan Yusuf Mirza'nin ve en sonunda da Sultan Yakub'un ölümüne sebep oldu. Çok genç yasta iken vefat eden Sultan Yakub Bey'in oniki yil süren hükümdarlik devri Akkoyunlu Devleti'nin parlak bir dönemini teskil eder. Ancak öldügü zaman, çocuklari çok küçük oldugu için Akkoyunlu devleti bir buhran dönemine girmistir.

11- Baysungur Bey

Sultan Yakub'un ölümü üzerine yerine, çocuk yasta olan üç oglundan Baysungur, devlet ileri gelenleri ve bazi boy beyleri tarafindan hükümdar ilân edildi. Ancak ülkenin baska taraflarinda da, diger boy beyleri baska sehzadeleri hükümdar ilân ettiler. Bu sebeple ülke içerisinde karisikliklar basladi. Baysungur taraftarlari kisa sürede bu karisikliklari önlediler. Bu sirada, genç hükümdarin atabegi olan Sufî Halil, kendisine rakip olan umerânin bir kismi ile bazi sehzâdeleri öldürterek devlet idaresine hakim oldu. Ancak bu durum fazla uzun sürmedi. Onun idaresini istemeyen emirlerin bir çogu Diyârbekir valisi Süleyman Biçen ile anlasarak Sufi Halil'i maglûp ettiler ve onu yakalayarak öldürdüler. Bu olaydan sonra Süleyman Biçen Bey Baysungur'a atabey oldu.

Ancak, emirlerin bir kismi, Alincak kalesinde hapis bulunan Uzun Hasan'in torunu Rüstem Mirza etrafinda toplanarak onu hükümdar ilân ettiler. Süleyman Bey bu kuvvetler üzerine yürüdüyse de maglup olarak Diyarbekir'e kaçti. Bu gelismeler üzerine Sultan Baysungur, annesi tarafindan dedesi olan Sirvan Sahi Ferruh Yesar'in yanina giderek ona sigindi (1492). Diyarbekir'e kaçmis olan Süleman Biçen ise yakalanarak öldürüldü.

12- Rüstem Bey

Baysungur'un Sirvan Sahi'na siginmasindan sonra Akkoyunlu Devleti'nin basina Rüstem Bey geçti. Bes yil kadar devletinin basinda kalan Rüstem Bey'in hükümdarligi dönemi karisikliklarla doludur. Öncelikle saltanati tekrar elde edebilmek ümidinde olan Baysungur, kardesi Hasan Bey ile birlikte harekete geçti ise de yakalanarak öldürüldü. Daha sonra Isfehan valisi ile Gilan hükümdari isyan ettiler, ancak bu isyan da kisa sürede bastirildi.

Bu isyanlardan sonra Rüstem Bey Safevîler ile mücadeleye giristi. Sultan Yakub zamaninda kendilerine büyük bir darbe indirilen Safevî müridleri, Ali b. Haydar'in etrafinda toplanarak yeniden teskilâtlanmaya baslamislardi. Bir kisim Karakoyunlu boylarini da maiyyetine katan Ali, devlet kurmak için harekete geçti. Ancak ona bu firsati vermek istemeyen Akkoyunlular, onu agir bir yenilgiye ugratarak öldürdüler(1493).

Rüstem Bey'in karsisina, Akkoyunlu tahtini ele geçirmek için yeni bir rakip daha çikti. Ugurlu Mehmed'in oglu ve Fatih Sultan Mehmed'in kizindan torunu olan Ahmed Bey, dayisi Osmanli hükümdari II. Bayezid'den aldigi yardimlarla Rüstem Bey üzerine harekete geçti. Rüstem Bey, Ahmed Bey'e karsi çikti ise de, emirlerinden birçogunun kendisine hiyanet etmesi sebebiyle yenilerek öldürüldü (1496).

13- Ahmed Bey

Boyunun ve kollarinin kisaligi ve sismanligi sebebiyle Göde lâkabiyla meshur olan Ahmed Bey Akkoyunlu tahtina oturur oturmaz isyanlar bas gösterdi. Bunun üzerine Ahmed Bey isyancilara sert davranarak onlari öldürmeye basladi. Ancak Isfehan tarafinda çikan bir isyani bastirmak için giristigi harekâtta kendisi de öldürüldü. Saltanati bir sene kadar sürdü. Göde Ahmed Bey'in öldürülmesinden sonra Akkoyunlu Devleti hemen hemen parçalanma noktasina geldi. Emirlerin her biri Akkoyunlu sehzâdelerinden birisini ayri ayri yerlerde hükümdar ilân ettiler. Böylece Akkoyunlu Devleti içerisinde siddetli bir karisiklik basladi. Bu mücadeleler sirasinda pek çok emir öldügü gibi, Yezid'de hükümdar ilan edilmis olan Mehmed Mirza da öldürüldü.

b- Akkoyunlular'in Parçalanmasi ve Yikilisi

Bu karisiklik içerisinde parçalanmak üzere olan Akkoyunlu Devleti Yakub Bey'in oglu Murad ile Elvend Bey arasinda taksim edildi (1501). Bu paylasmada Irak-i Arab, Irak-i Acem, Fars ve Kirman ülkeleri Murad'da kalirken, Azerbaycan, Erran ve Diyarbekir bölgesi de Elvend Mirza'nin idaresine verilmisti.

Akkoyunlu Devleti'inin parçalanmaya yüz tuttugu bu dönemde Safevîler Azerbaycan'da güçlü bir devlet olarak ortaya çikiyordu. Erdebil Seyhi'nin oglu olan ve agabeyi Ali'nin Akkoyunlular tarafindan öldürülmesinden sonra Safevîlerin basina geçen Ismail, babasinin müridlerini etrafina toplayarak her geçen gün biraz daha güçlenmeye basladi. O, Akkoyunlularin dahili mücadelelerinden de istifade ederek ülke içerisinde rahatça dolasma imkanini buldu ve Erzincan'a gelip burada teskilâtlanmaya basladi. Bu sirada Osmanli padisahi II. Bayezid'in Modon ve Koron'un fethi ile mesgul bulunmasi dolayisiyla Osmanli teb'asindan da binlerce kisi Erzincan'a gelerek müridleri Ismail'e katildilar. Akkoyunlu Devleti içerisindeki Karakoyunlu cemaatleri ile Anadolu'nun muhtelif yerlerindeki Osmanli ve Dulkadirlilara tabi boy ve oymaklarin Erzincan'daki seyhlerinin etrafinda toplanmasi neticesinde Safeviler oldukça güçlendiler.

Ismail, önce Sirvan Sahi Ferruh Yesar üzerine yürüyerek onu öldürdü (1501). Safevi seyhi Ismail bundan sonra Akkoyunlu topraklarina saldirmaya basladi. Bunun üzerine Elvend Mirza kuvvetleriyle Safevîlerin üzerine yürüdü. Nahcivan yakinlarindaki Sürûr mevkiinde karsilasan iki ordudan Elvend Mirza'nin kuvvetleri kalabalik olmasina ragmen Akkoyunlular yenildiler. Akkoyunlu ordusunun büyük bir kismi ile beylerden bir çogu savas meydaninda öldürüldüler. Bu savas neticesinde Azerbaycan Safevîlerin eline geçti. Akkoyunlular'i bozguna ugratan Sah Ismail Tebriz'de sahlik makamina oturarak Safevî Devleti'ni resmen kurdu (1501).

Sah Ismail karsisinda agir bir yenilgiye ugrayarak kuvvetlerinin bir çogunu kaybeden Elvend Mirza Erzincan taraflarina çekilerek asker toplamaya basladi. Ancak onun Erzincan taraflarinda bulunmasi Sah Ismail'in pek hosuna gitmedi. Çünkü Anadolu'dan gelen Sah Ismail taraftarlarinin yollari kesilmis oluyordu. Bu sebeple Sah Ismail, Sarikaya mevkiinde bulunan Elvend Bey üzerine yürüdü. Elvend Mirza ve askerleri ise mukavemete cesaret edemeyip Tebriz'e dogru çekildiler. Sah Ismail onlarin Tebriz yönüne gittigini ögrenince geri döndü. Bunun üzerine Tebriz'e çok yaklasmis olan Elvend Mirza, Hemedan yolu ile Bagdad'a kaçti. Bundan sonra hükümetini ele geçirmek için mûcadeleye devam eden Elvend Mirza basarili olamadi. Yalnizca Diyarbekir bölgesinin küçük bir kismina hakim olan Elvend Mirza 1504 yilinda vefat etti.

Elvend Bey'i bertaraf eden Sah Ismail, bu defa Akkoyunlu Sultan Murad üzerine yürüdü. Murad, Hemedan yakininda Alma-Kulagi denilen yerde Sah Ismail kuvvetlerini karsiladi. Ancak yapilan savasta büyük bir maglubiyete ugrayarak kendisi güçlükle kaçti. Askerlerinin bir çogu ile emirleri ise öldürüldüler. Sah Ismail bu zafer ile Irak-i Acem, Fars ve Kirman'i devletine katmayi basardi (1503). O, daha sonra Diyârbekir çevresini de eline geçirerek bütün Akkoyunlu ülkesine sahip oldu.

Sah Ismail'e maglup olduktan sonra önce Suriye'ye kaçan Sultan Murad daha sonra Dulkadir-oglu Alaüddevle Bozkurt Bey'e iltica etti. Bu sirada Alaüddevle'nin kizlarindan birisi ile evlenen Murad, buradan Osmanli ülkesine giderek Yavuz Sultan Selim 'in hizmetine girdi. Yavuz Sultan Selim'in Çaldiran seferine de katilan Sultan Murad, sefer dönüsünde bir miktar kuvvetle beraber Diyârbekir'in fethi için görevlendirildi. Ancak Sah Ismail'in Urfa valisi olan Eçe Sultan Kaçar, emrindeki az bir kuvvetle Murad üzerine gelerek onu bozguna ugratti. Yapilan savasta Murad Bey de öldürüldü ve kesik basi Sah Ismail'e gönderildi (1514).

Böylece son Akkoyunlu hükümdarinin da ortadan kalkmasi ile Safeviler bütün Akkoyunlu topraklarina sahip oldular. Sah Ismail, yalniz Akkoyunlu hanedanini ortadan kaldirmakla kalmamis, Akkoyunlulara tabi olan bütün boy ve oymaklari da merhametsizce öldürmüstür.

Onun katliamindan kaçip kurtulabilen Akkoyunlu boylari ise Memlûk-lular'a, Dulkadirlilar'a ve Osmanlilara' siginmislardir.

Akkoyunlu Devleti'nin yikilmasindan sonra Anadolu'da yasayan Akkoyunlu ulusu, görünüste Osmanli Devleti'ne bagli olmakla beraber, XVI. yüzyildan baslayarak Celâli isyanlarina genis ölçüde katilmislardir.

II- TESKILâT VE KÜLTÜR

XV. yüzyilda siyasî bir birlik kurarak Dogu Anadolu, Irak ve Iran'a hakim olan ve Uzun Hasan'in hükümdarligi zamaninda en genis sinirlarina ulasan Akkoyunlu Devleti; örgütlenme, yönetim, düsünce yapisi ve sosyal hayat bakimindan Anadolu ve Iran'da kurulmus olan Müslüman-Türk devletlerinin etkisi altinda kalmistir. Bu devletin teskilâti, esas itibariyle Karakoyunlu Devleti'nin teskilâti gibi Celâyirliler Devleti teskilâtina ve dolayisiyla Ilhanlilarinkine dayanir. Hükümdarin seçilmesinde sülale ileri gelenleri ile ulusun reisleri söz sahibi idiler. Hükümdar ayni zamanda ulusun da basiydi. Akkoyunlu hükümdarlari seçimle basa gelirlerdi. Hükümdarlarin simge olarak çetr ve beyaz renkte sancaklari vardi. Paralarinda Sultan ünvanini kullanirlardi. Sehzâdeler, diger Türk devletlerinde oldugu gibi, gençlik çagina geldikleri zaman bir vilâyetin idaresine tayin olunurlar ve atabeyleri ile birlikte bu bölgeyi idare ederlerdi. Vilayetlerin idaresi validen sonra kadi ve subasilara birakilmisti. Kadilar ser'i islere bakarlar ve kisiler arasindaki hukuki davalari hallederlerdi. Vilâyetin bütün askeri ve inzibati islerinden ise Subasilar sorumlu idiler.

Akkoyunlu Devleti'nin saray örgütü baslangiçta Ilhanlilar ve Timurlularinkine benzemekle beraber daha sonralari Selçuklu ve Osmanli tarzinda gelismistir. Uzun Hasan, büyük fetihlerden sonra Istanbul'daki Osmanli sarayi ölçülerinde bir saray yaptirmis ve çagdasi olan Fatih Sultan Mehmed gibi bir teskilât kurmustur.

Akkoyunlu sarayindaki memuriyetler Anadolu beyliklerinde görülen rikâbdar, tesrifatçi, çasnigîr, mirahur, kusçu, muhasip, hazinedar, nekkareci, Sarabdar, Ferras gibi ünvanlardan olusmaktaydi.

Selçuklularda oldugu gibi Akkoyunlularda da yönetim islerinin yürütüldügü makam Büyük Divan idi. Divan reisine Sahib-i Divan denilmekte olup bir mühre sahipti ve gereken belge ve kararlari bununla mühürlerdi. Bundan baska divanda "sahib" denilen vezirlerle, her biri bir nezarete karsilik gelen teftis, tugra, istifa (maliye), adl ve arizî divanlarinin nazirlari, kazasker ve pervaneci bulunurdu. Bunlardan baska bazi büyük boy beyleri ile sülaleye mensup beyler de divanin tabii üyesi idiler. Bu beylerin en büyügü olan Emir-i a'zam hükümdarin katilmadigi seferlerde baskomutanlik görevi yapardi. Valilikler, sülale mensuplarina ve emirlere verilir. Bunlar da ellerinde bulunan topragin gelirine göre asker beslerlerdi.

Akkoyunlu Devleti'nde, ordunun temeli yaya ve atli kuvvetlerden olusuyordu. Süvari birlikleri, Bayindirlilar basta olmak üzere çesitli boylardan seçilir ve sayilari 30.000'i bulurdu. Uzun Hasan bu birliklere, Osmanlilar'da oldugu gibi kasaba ve köylerden alinan piyade azablarini da katti. Çerik adini tasiyan ve eyalet valilerinin emrinde topraga bagli olan timarli sipahiler de devletin kurulmasinda ve yükselmesinde büyük yararliliklar göstermistir. Bunlardan baska deveci, yamci, ra'denbaz, bâzbâz, kusçu ve parsci gibi zümreler de Akkoyunlu ordusunda yer almaktaydi.

Akkoyunlu devletinde, ordu emirlerinin ilân ve duyurulmasi, askerin çagrilmasi ve toplanma yerlerinin ilânini "Tavaci" adi verilen askeri memurlar yapardi. Bunun yaninda tavacilar, bütün askerleri bir deftere kaydeder ve böylece asker sayisi her zaman bilinirdi. Hassa askerleri maaslarini divandan alirlar, azablar ve çeriklere ise yalnizca harp zamanlarinda maas ödenirdi. Uzun Hasan Bey'in toprak örgütü ve timarli sipahiler hakkindaki yasalari "Hasan Padisah Kanunlari" olarak taninmis olup, çiftçiden, esnaftan, san'atkârdan ve tüccardan alinan vergilerin adil bir sekilde tarh ve tahsil edilmesi için meydana getirilmisti. Hatta Hasan Bey bütün örfi vergilerin kaldirilmasini istemisse de mülkî ve askeri idarecilerin itirazlari ile karsilasinca bunu gerçeklestirememistir. Hasan Bey'in kanunnâmesi Osmanlilar tarafindan bir müddet, Safevîler tarafindan da uzun müddet kullanilmistir. Bu kanunnâme, Akkoyunlu Türkmen Devleti'nin Islâm malî hukuk tarihine yaptigi önemli bir hizmettir.

Akkoyunlular zamaninda bilim ve fikir hayati da önemli ölçüde gelismis idi. Özellikle Uzun Hasan Bey devrinde ilim ve fennin yayilmasina çok önem gösterilmis, bu amaçla ülkenin her yaninda medrese, imâret ve diger hayir müesseseleri yaptirilmistir. Uzun Hasan ve ogullari Halil ve Yakub Beyler Iran, Irak, Mavaraünnehir ve Türkistan'daki bilgin ve san'atkârlari saraylarina davet ederek onlari himaye etmislerdir. Uzun Hasan'in davet ettigi bilginlerin basinda gelen meshur matematikçi ve astronom Ali Kusçu, hacca gitmek üzere Tebriz'den geçtigi sirada Uzun Hasan Bey'in rica ve israri ile orada kalmisti. Yine uzun süre Akkoyunlularin sarayinda kalarak onlar adina kitap yazan bilgin ve sair Celaleddin Devvanî, felsefe konularini içeren Ahlâk-i Celâlî ile Uzun Hasan dönemindeki askeri durumu anlatan Arznâme adli eserlerini Uzun Hasan'a ithaf etmistir. Ayrica Hasiye-i Kadîme ve Risâle-i Adâlet adli eserlerini ise övgülerini gördügü Halil ve Yakub Beyler adina yazmistir. Uzun Hasan Bey'in medreselerinde bu âlimlerden baska Tahranli Mevlâna Ebû Bekir, yüksek riyâziyatçi olan Mahmud Can, alim ve edip Kadi Muslihiddin Isa ve sonradan Osmanlilarin hizmetine geçecek olan ve mühim görevlerde bulunan Idris-i Bitlisî gibi âlimler hizmet etmislerdir.

Akkoyunlu Devleti zamaninda imar faaliyetlerine de önem verilmis, hanedan mensuplari ile büyük beyler çok kisa süren zamanlarinda gerek Anadolu'da ve gerekse Iran'da cami, medrese, kervansaray, hastahane, türbe ve saray gibi pek çok eser meydana getirmislerdir. Ancak bu eserlerin çogu günümüze ulasmamistir. Bunun sebebi ise yalnizca zamanin tahribi degil, bilhassa Safevilerin, Akkoyunlular'in yaptirmis oldugu ictimaî eserleri plânli bir sekilde yikmalaridir. Akkoyunlular zamanindaki bayindirlik müesseseleri, özellikle Uzun Hasan ve onun ogullari zamaninda basta Tebriz olmak üzere ülkenin pek çok yerinde insa edilmistir. Hükûmet merkezinin Tebriz'e tasinmasindan sonra Sahib-abad mahallesinde büyük bir saray, Uzun Hasan Camii, büyük bir hastahane ve Nasriye medresesi gibi eserler yapilmistir. Bunlardan baska Uzun Hasan'in Mardin'de yaptirdigi hastahane, ashane ve misafirhane; Tercan'daki cami ile Tebriz'deki Kayseriye Çarsisi, Bayindir Bey'in Ahlat'taki imaret, medrese, cami ve hamami gibi eserleri sayabiliriz. Akkoyunlularin ilk merkezi olan Diyarbakir'da da Hoca Ahmed'in 1489 yilinda yaptirdigi Ayni Minare Camii, Cihangir'in oglu sultan Kasim'in yaptirdigi Seyh Matar Camii bulunmaktadir. Mardin'de bulunan Sultan Kasim (Kasimiye) Medresesi de bu devrin önemli yapilarindindir.

Akkoyunlu hükümdari Yâkub Bey devrinde onun himayesi ile minyatür sanati da büyük bir gelisme göstermistir. Akkoyunlulardaki bu minyatür gelenegi Safevî devleti zamanindaki minyatürler üzerinde derin tesirler birakmistir.

Yazının Devamını Oku...
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz

Akıncılar

15/7/2009

Yorum (yok)

Akıncılığın temelinin Osman Gazi döneminde, Köse Mihal tarafından atıldığı söylenir. Orhan Gazi zamanında daimî piyade ve süvari askerlerinin teşkiline kadar hep akıncılar kullanılmıştır. Osmanlı uç beyliği 'nin kısa sürede devlet hâline gelmesi de, akıncılar sayesinde olmuştur. Akıncılığın bir ocak şeklinde kurulmasında Evrenos Beyin büyük emeği olmuştur.

İlk zamanlar akıncı beylerinin çoğu, Osman Gazinin yoldaşları olan kumandanların çocuklarıydı. Akıncı beylerinin yetkileri çok geniştir, onlar istediklerini ocağa alır istemediklerini de ocaktan çıkarabilirlerdi. Divan-ı Hümâyun bu işlere hiç karışmazdı. Çok güvenilen akıncı beyi büyük bir yetkiye sahipti, emirleri doğrudan doğruya padişahtan alırdı.

Akıncı beylerinin rütbeleri sancak beyi seviyesindeydi. Akıncı eri, yüzlerce defa canını ortaya koyduğu için, diğer birçok ocağın subayından imtiyazlıydı. Akıncılar içerisinde fedai, dalkılıç, serdengeçti, deli, azap, gönüllü, beşli gibi şahıs ve grup isimleri vardı. Küçük rütbeli akıncı zabitlerine ‘toyca’ veya ‘taviçe’ denirdi. 16. yüzyıl sonlarında 40 bin olan akıncı mevcudu, zaman içerisinde artma ve azalmalar göstermiştir.

Akıncılar, yakaladıkları esirlerden aldıkları bilgileri merkeze iletirlerdi. Akınlar, katılan akıncı sayısına göre isimler alırdı. 100 kişiden az akıncıyla yapılana çete, 100’den fazla kişiyle yapılana haramilik, akıncı beyinin kumandası altında yapılana ise, akın denirdi.

Silâh ve teçhizatları uygun olmadığından, akıncılar kale kuşatmasına katılmazlardı; ancak akıncı fedâilerinden serdengeçtiler, kuşatılmış kaledeki düşmanın arasına dalarlardı. Akıncılar, sürekli ordu birliklerine dahil değildir. Rumeli’de serhat boyları 'na yakın yerlerde yaşayan akıncılar, sınır bölgelerinde pürüz çıkaran düşman memleketlerine âni baskınlar tertipleyerek onları yıpratırlardı.

Bu gruplar içerisinde en ilginci ‘deli’ adı verilendir. Düşmanı görünce âdeta deliye dönen bu grubun mensuplarını kimse durduramazdı. Ordu ile sefere iştirak ettiklerinde, savaşın en ön safında yer alır ve düşmana ilk onlar saldırırdı. Bu gruptan olanlar bazen hiçbir silâh kullanmaz, sadece kendilerini savunmak için yanlarında bulundurdukları kalkanlarla düşmanın içerisine dalar, kendilerine yapılan kılıç hamlelerini kalkanlarıyla savuşturup, mermere vurarak sertleştirdikleri o koca elleriyle düşmanın yüzünde şimşekler çaktırırlardı. Bir avuç deliyle baş edemeyen düşman, geride kendi sayısına yakın Türk ordusunu görünce paniğe kapılır ve birer ikişer kaçışırdı. Bu delilerin bir kısmı eğersiz ata biner, bir kısmı da akşama kadar ellerini mermer gibi sert cisimlere vurarak nasır bağlatırdı. Kat kat nasır bağlamış bu eller, düşman için kılıçtan daha tesirli bir silâh olurdu. Deli adıyla anılan bu süvariler, 15. yüzyıl sonlarından itibaren istihdam edilmişlerdir. Önceleri sadece Avrupa’daki sınır boylarında kullanılan deliler, ‘bayrak’ adı altında 60’ar kişilik ocaklara ayrılırdı. Başlarındaki kumandanlarına Delibaşı denirdi. Delibaşın altında gönüllü ağası ve bölük ağası gibi zabitler vardı. Deli süvarisi olmak isteyen, cesaretiyle kendini ispatlamak zorundaydı. 16. yüzyılda kurt, sırtlan, pars gibi vahşi hayvan derilerinden yapılmış elbiseler giyen delilerin, atları da akıncılarınki gibi çevik ve dayanıklıydı. Delilerin silâhları ise, akıncılarınki gibi kılıç, kalkan, mızrak, balta ve bozdoğandı.

Akıncılığa kabul edilmek çok zordu. Bunun için doğrudan doğruya gönül rızası gerekirdi. Zîrâ kötü bir akıncı, birliğin mahvına sebep olabilirdi. Çok süratli intikâl, seri hareket, harikulâde süvarilik, fevkalâde silâhşorluk bu işin olmazsa olmazlarındandı. Bazı istisnalar haricinde akıncılık, babadan oğul’a geçerdi. Akıncılar savaş zamanlarında ordudan önce düşman arazisine girerek, orduya yol açar ve kurulması muhtemel pusuları bozardı. Akıncılar düşman topraklarına girecekleri zaman, kademeli olarak birkaç bölüme ayrılır, ilk kuvvetin karşısına mukavemet eden bir düşman çıkarsa, arkadakiler yetişip ona yardım ederdi. Akıncıların hücumları âni ve sert olduğundan, hemen her zaman düşman kuvvetlerini sarsıp dağıtırdı. Ayrıca ordunun yolu üzerindeki hububat muhafazasını sağlamak, esirler vasıtasıyla düşmandan haber toplamak, köprü ve geçit gibi yerleri emniyet altında tutmak da akıncıların vazifeleri arasındaydı.

Akıncı olabilmenin şartlarından birisi de, Türk olmaktı. Devşirmelerin devletin her kademesine, hatta sadrazamlığa kadar, yükselebilme imkânı varken, akıncı olmaları imkânsızdı. Bir akıncı adayı; imam, köy kethüda'sı veya dürüst birini kefil göstermek zorundaydı.

Akıncı ordu birlikleri diğer ordu ocakları gibi komuta kademesine bölünürdü. Her on akıncıyı onbaşı; yüz akıncıyı subaşı; bin akıncıyı da binbaşı komuta ederdi. Bir hareketin akın adını alabilmesi için, bu akına beyinin katılması gerekiyordu. Bu komuta zincirini, bütün kuvvetlerin başında olan akıncı beyi tanımlardı. Akıncı beyini devlet tayin ederdi. Bu önemli kumandanlık uzun süre Mihaloğlu, Evrenosoğlu, Turhanoğlu ve Malkoçoğlu gibi ünlü akıncı ailelerinde kalmış ve babadan oğula intikal etmiştir. Mihaloğlu, Sofya’da; Evrenosoğulları, Arnavutluk'ta; Turhanoğulları, Mora’da; Malkoçoğulları da Silistre dolaylarında bulunurlardı. Osmanlı’da akıncılar, merkezî idareye bağlı değildi, sınır boylarında ocaklar hâlinde teşkilâtlandırılmıştı. Her mıntıkanın kumandanı ayrıydı ve akıncılar mensup oldukları sülâlenin ismiyle anılırdı.

Akıncıların en yiğitleri ‘dalkılıç’ ve ‘serdengeçti’ adı ile anılırdı. Bunlar akıncıların fedai kısımlarıydı. Bu fedailerin düşman içine dalmak ve mahzûr bulunan bir kaleye girmek gibi çok zor görevleri vardı. Bu yiğitlerin çoğunun böyle bir vazifeden geri dönme ihtimalleri azdı. İhtiyar Cezzar Ahmet Paşa karşısında ilk yenilgisini tadan Napolyon’un şu sözleri, Osmanlı askerini anlamak açısından mânidârdır: “Osmanlı askerini dalkılıç olmaya mecbur edecek kadar sıkıştırmak el vermez, bir kere dalkılıç olmayı göze almış birkaç yüz adam meydana çıkarsa, mağlup olmamak mümkün değildir.’

Akıncılar, ordunun genellikle beş günlük mesafe ilerisinde yol alırlardı. Bir düşman ordusuna dalmak gerektiği zaman, bu vazifeyi yapacaklar ordudan ayrılır, düşmanı vurmak icabeden yere kadar giderler, âni ve şiddetli şekilde düşman saflarına dalarlardı. Bunun neticesinde düşman şaşırır ve bozguna uğrardı.

Düşmanın iktisadî ve mânevî yapısını alt üst ederek savaşın kazanılmasında önemli rol oynayan akıncıların akın taktiği şöyleydi: Akıncı ordusu belirli bölümlere ayrılır, ayrılanlar da daha küçük birliklere bölünerek yollarına devam ederdi. Sefer yapılacak ülkede her birliğin ele geçireceği şehir ve kasabalar önceden kararlaştırılır, dönüşte birlikler gene belirli yerlerde, fakat daha önce ayrıldıkları mevkilerde olmamak üzere birleşerek, vatan topraklarına dönerdi. Bu durum düşman ülkesini korku içerisinde bırakırdı. Kasırgalar gibi esip geçen akıncıların, ne zaman, nerede ortaya çıkacakları hakkında yüzlerce söylenti çıkardı.

Devlet tarafından akıncıların isimlerini, eşkallerini ve tımara (toprağa) sahip olanların listelerini gösteren bir defter tutulurdu. Defterler iki nüsha hâlinde tanzim edilir, bunlardan biri merkezdeki defterhanede, diğeri de akıncıların bulundukları eyalet veya sancakların kadılıklarında muhafaza edilirdi. Böylece herhangi bir yolsuzluğa meydan verilmezdi. Her akın sonunda şehit veya malûllerin yerine, kuvvetli gençler akıncı olarak kaydedilirdi. Akıncılara tahsis edilen bir maaş yoktu. Elde ettikleri ganimetlerin 1/5’ini pençlik (humus) vergi olarak verdikten sonra, kalanlarla geçimlerini temin ederlerdi. Bazılarının ise tımarları (işleyebilecekleri toprakları) vardı.

Akıncıların atları hızlı, dayanıklı ve süratli olanlardan seçilirdi. Akıncılar sefere çıkarken yanlarında dört-beş at götürürler, yorulan atları konak yerlerinde bırakarak, hız kaybetmeden yollarına devam ederlerdi.

Uzun mesafeleri, kısa sürede koşabilecek şekilde yetiştirilen ve birçok meziyeti olan akın atlarının eskisi kadar yetiştirilememesi, bu teşkilâtın zayıflama sebeplerindendir. Fetihler döneminin sona ermesi ve duraklama devrinin başlaması ile akıncılar görülmez olmuştur. 1595 yılında Koca Sinan Paşa'nın Eflak’ta Prens Mihal’e yenilmesi üzerine Tuna’nın öte yakasında kalan akıncıların ve akın atlarının pek çoğu telef olmuştur.

16. yüzyıldan itibaren sayıları iyice azalan akıncılar, geri hizmetlerde kullanılmaya başlanmıştır. Akıncıların yerini bu dönemden sonra Kırım Hanları'nın emri altındaki Tatar1826 yılında resmen ortadan kalkmıştır. askerleri almıştır. Akıncı adı 1826 yılında resmen ortadan kalkmıştır.

Yazının Devamını Oku... Yorum (yok) Yorum yaz

Akçe

14/7/2009 Harf Sırası: A

Yorum (yok)

Osmanli Devletinin ilk zamanlarindan itbaren bastirilan ve kullanilan gümüs para birimi. Ilk sikkede gümüsten imal edildigi için Ak (beyaz, temiz, parlak) para manasinda akçe denilmistir. Ayrica Ak kelimesi müsbet yönde bir manaya sahiptir. 'Alni ak' gibi. Nitekim renginden dolayi altina kizil ve sari denildigi bilinmektedir. 'Ak akçe kara gün içindir' atasözü de bu paranin beyaz gümüsten imal edildigini ifade ettigi gibi, geçerliligini de belirtmektedir. Ilk zamanlar gümüs para manasinda kullanilan akçe on besinci yüzyildan sonra umûmî mânâda Osmanli parasi karsiligi olarak kullanilmistir. Osmanli para birimi olan Akçe-i Osman! adiyla kullanildigi gibi, pâdisâhlarin zamanlarina göre degisik isimler almistir. Bu para Osmanlilara mahsus olup, Selçuklu ve diger islâm devletlerinin paralariyla ilgisi yoktur, ilk akçe, doksan ayar gümüsten olup, alti kirat 1,154 gram agirliginda idi. Zamanla ayari düsük ve degisik agirlikta akçeler de basilmistir. Umûmî olarak bir yüzünde "La ilahe illallah Muhammedün resûlullah" ibaresiyle bu ibarenin dört tarafinda Peygamber efendimizin dört halîfesinin ismi, diger yüzünde de parayi bastiran pâdisâhin ismi, basilis yeri, târihi ve Osmanlilarin mensûb olduklari Kayi boyunun damgasi bulunurdu. Onbesinci asirdan itibaren para mânâsinda kullanilan akçeye; Lala Yürgûç akçesi, avariz akçesi, geçer akçe, kalp akçe gibi çesitli adlar verilmistir. Ayrica deger düsüsü neticesinde; zilyûf akçe, kirpik akçe, kizil akçe, çil akçe adlarini da almistir. Çürük akçe deyimi ile kullanilan para ise bakir sikkeyi ifâde etmektedir.

Osmanli Devleti'nin kurulus yillarinda Selçuklular veya diger devletler tarafindan bastirilan çesitli paralar kullaniliyordu, ilk Osmanli sikkesini Osman Gazi bastirdi. Bu gümüs para, 15 mm. çapinda ve 0,68 gr. agirligindaydi. Basildigi yer ve târih belli olmayan bu paranin yüzünde "Darebe Osman bin Ertugrul" ibaresi yaziliydi. Elde mevcûd en eski Osmanli akçesi, ikinci Osmanli pâdisâhi Orhan Gazi tarafindan bastirilmistir. Orhan Gazi devrine ait en eski akçe 1327 (H.727) târihinde Bursa'da bastirildi. Bu Osmanli akçesinin bir tarafinda "La ilahe illallah Muhammedün resûlullah" ibaresiyle, etrafinda; Ebû Bekr, Ömer, Osman, Ali'nin (r.anhüm) isimleri; diger tarafinda ise, Orhan bin Osman ve basildigi yeri gösteren Bursa ismi, altinda ise Orhan Gâzi'nin beylige geçisinin üçüncü senesini isaret eden siyâkat rakami ile üç sayisi ve kenarlarinda da paranin basildigi yil 727 ile Osmanlilarin mensûb olduklari Kayi boyunun damgasi vardi. Orhan Bey zamaninda, tarihsiz ve üzerindeki yazilar geometrik motiflerden mütesekkil bir çerçeve içine alinmis ilhanli paralarina benzer paralar da basilmistir. Çerçevesiz olup üzerinde, "Orhan halledallahü mülkehû" ibaresi yazili bulunan akçeler daha sâde idi. Basildigi yer ve târih belli olmayan bu akçelerin Orhan Gâzi'nin beyligin idaresini ele aldigi ilk senelere âid oldugu kuvvetle muhtemeldir.

Orhan Gâzi'den sonra pâdisâh olan Murâd Hüdâvendigâr zamaninda gümüs akçeler bastirildigi gibi, üzerlerinde basilis yeri bulunmayan pul, fels ve mangir özelliginde bakir paralarda basildi.

Yildirim Bâyezîd zamaninda basilan gümüs ve bakir paralar üzerinde darb yeri yok ise de, târih mevcuddu. Basilan bu gümüs paralarin ayari %90 idi. Bu pâdisâh zamaninda devletin altin parasi bulunmadigi için, Venedik lilerin altin dukasi kullaniliyordu. Bir Venedik dükasi, kirk akçe degerinde idi.

Fetret devrinde Musa Çelebi, Edirne'de kendi adina para bastirdi. Yildirim Bâyezîd'in büyük oglu Süleyman Çelebi de kendi adina bastirdigi paranin üzerine tugra koydurdu.

Çelebi Mehmed Han zamaninda Amasya, Ayaslug (Selçuk), Bursa, Edirne ve Serez sehirlerinde basilmis akçeler vardi.Timur Han'in Osmanlilar üzerinde hâkimiyet kurmasindan sonra, Çelebi Mehmed Han 1404 (H.806)'da Bursa'da bastirdigi paralara kendi adiyla birlikte Timur Han'in da adini bastirmis ve hâkimiyetini tanimisti. Vezin ve ayar yönünden diger Osmanli paralariyla ayni olan bu paranin bir yüzünde "La ilahe illallah Muhammedün resûlullah, Duribe Bursa 806", diger yüzünde ise; "Demûr (Timur) Han Gürgân, Muhammed ibni Bâyezîd Hân halledallahü mülkehû" yaziliydi. On sene sonra Osmanli birligini yeniden kurup, istiklâlini kazaninca paralardan Tîmûr Han'in ismini kaldirdi. Çelebi Mehmed Han'in zamanina kadar Osmanli paralarinda hiç bir lakab ve unvan yazilmadigi hâlde o, ilk defa "Sultan" ve "Han" unvanlarini kullandi. Bastirdigi akçelerin üzerine "Sultân ibni Sultân Muhammed ibni Bâyezîd Han" ibaresini yazdirdi. Ayrica "Halledallahü mülkehû" ibaresini kaldirip, son Osmanli paralarina kadar devam eden "Azze nasruhû" ibaresini koydu.

Ikinci Murâd Han zamaninda da Edirne, Bursa, Ayaslug, Bolu, Engüriye (Ankara), Karahisar, Serez, Tire ve Amasya sehirlerinde akçe bastirildi. Bursa'da bastirilan ve mangir adi verilen paranin üzerinde ikinci Murâd Han'in isminin altinda Osmanlilarin Kayi boyundan geldigini gösteren bir damga vardi. Bu damga sâdece Bursa ve Edirne'de basilan paralar üzerinde idi.

Sultan ikinci Murâd Han'in sagliginda pâdisâh olan sultan ikinci Mehmed Han (Fâtih) tarafindan bastirilan akçenin ölçüsü 6 kirattan 5,25 kirata indirildi, ikinci Murâd Han, ikinci defâ tahta geçmek mecburiyetinde kalinca kendi adina 100 dirhem gümüsten 375,5 akçe kestirdi. Fâtih Sultan Mehmed Han babasinin vefatindan sonra 1451 (H.855)'de tekrar Osmanli pâdisâhi olunca, babasi zamaninda basilan akçeleri tedavülden kaldirarak; Edirne, Ayaslug, Bursa, Serez, istanbul, Üsküp, Amasya, Tire ve Novar gibi sehirlerde 5,25 kirat agirliginda yeni akçeler kestirdi. 1460 (H.865)'de 4,75 kirat, 1470 (H.875)'de 4,25 kirat, 1481 (H.886)'da ise 3,25 kirat agirliginda akçeler bastirdi. Bütün bu akçelerin ayari % 90 idi. istanbul ve Novar'da on akçelik paralar bastirdi. Bu akçelerin önyüzünde "Sultân'ü-lBerreyn ve Hâkân-ül-Bahreyn es-Sultân Ibn-is-Sultân" ibaresi, diger yüzünde ise "Muhammed ibni Murâd Han halledallahü mülkehû duribe fî Kostantiniyye sene 875" yaziliydi. Ayrica Fâtih Sultan Mehmed Han zamanina kadar hiç altin para bâsilmamisti. 1478 (H.883)'de sultâni adi verilen altin paralar bastirildi. Basilan ilk altin paranin bir adedi 3,510 gram agirliginda olup, 23,5 ayar idi. Fâtih Sultan Mehmed Han zamaninda, Osmanli akçesinin küsurati olarak mangir veya pul denilen bakir paralar da basilmisti. Bir dirhem bakirdan bir mangir kesilerek sekizi bir akçe kabul ediliyordu. Bu mangirlardan yarim dirhem agirliginda olanlara yarim mangir; rub'iye (1/4) dirhem agirliginda olanlara cirik mangir deniliyordu.

Fâtih Sultan Mehmed'in vefatindan sonra oglu sultan Cem, 1481 (H.886)'da Bursa'ya girdigi zaman, 18 günlük hâkimiyeti sirasinda kendi adina para bastirdi, ikinci Bâyezîd Han devrinde, babasinin zamânindakilerden daha noksan olarak 4 kirat, hattâ 3,5 kirat agirliginda akçeler bastirildi. Bu zamana kadar akçelerin ayari 90 oldugu hâlde, onun zamaninda 85 ayara düsürüldü. Bu paralar; istanbul, Amasya, Bursa, Edirne, Gelibolu, Kratova, Kastamonu, Konya, Novar, Serez, Tire, Trabzon ve Üsküp'de bastirildi, ikinci Bâyezîd Han zamaninda çikarilan bir emirle has altinin miskalinin 57 akçe, sultanî ve frengi florisinin 47 akçe, esrefî (Misir altini) ve engürüsün (Macar parasi) ise 45 akçe üzerinden muamele görmesi kararlastirildi. Saltanatinin son senelerine dogru ise, akçenin degeri düsürülüp, bir altini 60 akçe degerinde muamele gördürüldü. Ayni devirde on akçelikler de bastirildi.

Yavuz Sultan Selîm zamaninda da istanbul, Amasya, Edirne, Amid, Bursa, Cezîre, Dimask, Harput, Mardin, Musul, Misir, Urfa, Serez, Siirt ve Tire'de para bastirildi. Yavuz Sultan Selîm'in bastirdigi akçelerin en agiri 3,5 kirat olup, bir dirhem gümüs 4,5 akçe ve bir altin da 13 akçe degerinde idi. Yavuz Sultan Selîm, Misir'da altin ve gümüs paralardan baska bakir paralarda bastirdi. Yavuz Sultan Selîm'in, Misir'da bastirdigi paralar üzerinde sâdece Sultan unvani olup, bu paralara sultanî veya esrefî adi verilirdi. Böylece Osmanli altinlari da esrefi, serifi adlariyla anilmaya baslandi.

Kanunî Sultan Süleyman zamaninda, Yavuz Sultan Selîm zamanindaki yerlere ilâveten Bagdâd, Belgrad, Canca, Cezayir, Haleb, Koçaniye, Maras, Modova, Ruha (Urfa), Serbornice, Siroz, Trablus, Zebit gibi yerlerde para basildi. Bu devirde basilan akçeler 3,75, 3,50, 2,75, 2,50 kirata kadar düsdü. Sonunda yüz dirhem gümüsten bes yüz akçe kesilerek degismez bir hâle sokuldu. Sultan ikinci Selîm Han zamaninda ilk önce 85 ayarinda 100 dirhem gümüsten 525 akçe kesildi. Daha sonra gümüsün ayari giderek düsürüldü. Her tarafta basilan akçelerin resim ve nakislari aynen korunmus olup, ölçüleri noksanlastirilmistir. Bu devirde hemen hemen evvelkilerin ayni veya Iki-üç habbe eksik agirlikta altin paralar da bastirildi. Ayrica Misir' da Medîni adli bir altin para da bastirildi. Bir Sultanî altini, 41 Medînî altini degerindeydi, ikinci Selîm Han zamaninda ticaretle ugrasan bâzi yahûdîler, akçeleri kirparak paralarin bozulmasina sebeb oldular. Neticede Sokullu Mehmed Pasa, bunun önüne geçmek için, bâzi tedbirler aldi. Ayni devirde Selîmi adiyla yeni paralar basildi, ikinci Selîm Han zamaninda bir altin, 60 akçe ve bes akçe bir dirhem gümüs degerindeydi. Altinlarin ayari ise, milim hesabi ile binde 993 idi.

Üçüncü Murâd Han zamaninda hat ve nakislari ikinci Selim, zamânindakilerin aynisi olmakla birlikte, agirligi daha düsük akçeler bastirildi. Para düzenindeki ve ekonomik durumdaki bozulmalar, sebebiyle daha önce yüz dirhem, i gümüsten 500 akçe basilirken 800 akçe kesildi. Böylece bir, akçe, 3 veya 2,5 kirata kadar düstü ve bir dirhem gümüs, sekiz-on akçe karsiligi muamele gördö. Üçüncü Murâd Han'dan itibaren magsus akçelerin ortaya çikmasi, devletin para sisteminde deger ölçüsü olan akçenin kiyimetini iyice kararsiz hâle getirdi. Hattâ yüz dirhemden 2000 züyûf akçe kesildi. Bir dirhem gümüs 12 akçe, bir altin 120 akçe, 45 akçe olan kurus 80 akçeye çikti. Bu devirde Haleb ve Bagdâd 'da ilk defa olarak tugrali dirhemler basildi. Paranin degerinin kararsiz hale gelmesi sebebiyle daha sonra bâzi tedbirler alinip, bir dirhem gümüsten 8 akçe kesilmesi kararlastirildi. Bu akçeler ilk çikan akçelerin yarisi kadardi.

Üçüncü Mehmed Han zamaninda bir dirhem gümüsten 8 akçe kesilmesine devam edildi. Bozuk ve züyûf akçeler toplatilip, akçe degerinin yükseltilmesine çalisildi. Bu sayede bir altin, 220 akçe degerinden muamele görürken 180 akçe degerinden muamele görmeye basladi. 1600 (H.1009)'da para sisteminde yapilan bazi düzenlemelerle bir altin 120 akçeye indirildi. Bu devirde altin paralarin agirlik ve ayarinda bir degisiklik olmadigi gibi, resim ve nakislarina da dokunulmadi.

Birinci Ahmed Han devrinde 1,5 kirat agirliginda ve ayari 80 olan akçeler bastirildi. Birinci Mustafa Han zamaninda Âmid, Haleb ve Misir'da para basildi. Sultan Genç Osman zamaninda da çesitli yerlerde para bastirildi. Bu zamanda basilan akçenin agirligi 1,5 kirat olup ayari 80 idi. Birinci Mustafa Han'in tahttan indirilip yerine ikinci sultan Osman'in (Genç Osman) getirildigi sirada noksan ve ayari düsük züyûf paralar çogaldigindan akçenin degeri düsmüstü. Sultan ikinci Osman'in cülusunu müteâkib basili paralarin islâhina ihtiyaç duyuldugundan, noksan ölçülü ve düsük ayarli paralar toplatilip, yeni 1,5 kiratlik akçeler basildi. Hattâ büyük alisverislerde kolaylik olmak üzere mevcûd akçelerin on adedine müsâvî olarak bir dirhem agirliginda onluk Osmâni paralar bastirildi.

Birinci Mustafa Han' ikinci defa tahta geçmesinden sonra sultan ikinci Osman'in bastirdigi onluklar, agirligi noksan olarak bastirildi. Bu sirada bir altin 150 akçeye yükseldi.

Dördüncü Murâd Han zamaninda istanbul, Bagdâd, Bursa, Misir, San'a, Trablus ve Yenisehir gibi yerlerde çesitli paralar basildi. Bu devirde basilan akçelerin agirligi 1,25 kirat, ayarlari 75 idi. Yine istanbul'da basilan altinlar da öncekilerden bir kirat eksik idi. Dördüncü Murâd Han zamaninda zuhur eden harpler ve dört defa cülus bahsisi ödenmesi yüzünden akçenin degeri kalmadigi için, altin 250 akçe degerinden muamele gördü. Buna bir çâre olmak üzere, sadrâzam Merzifonlu Kara Mustafa Pasa'nm tedbir ve tesebbüsüyle bes kirattan biraz daha agir olan gerçek ayarli para isimli yeni bir sikke kestirildi. Böylece altinin degerinin 120, kurusun da 80 akçeye düsürülmesi saglandi. Bu devirde akçenin agirligi 1,5 kirat ve on tanesi bir dirhem itibâr olunan yeni kesilen paranin agirligi ise iki akçeye esit sekilde ayarlandi. Sultan ibrahim zamaninda da çesitli merkezlerde para bastirildi. Ayari iyi olan 1,5 veya 2 kirat noksan altin paralar bastirildi. Bu devirden itibaren paralarin üzerine basilan tugralarda "EIMuzaffer dâima" ibaresi konulmaya baslandi. Bu devirde basilan akçeler, züyûf ve magsus oldugu için, kurus 125, altin 250 akçeye çikti. Bu yüzden piyasada büyük sikintilar basgösterdi. Sadrâzam Merzifonlu Kara Mustafa Pasa tarafindan basili paralarin yeniden islâhi için bâzi tedbirler alindi. 1,25 kirat agirliginda akçe, bir dirhem agirliginda onluk ve yarim dirhem agirliginda 5 akçelik ve para denilen üç akçelik sikkeler basilmak suretiyle kurus 80, altin 160 akçeye indi. Esedl denilen ecnebî kuruslar 60 akçeye, evvelce 4 akçeye geçen Misir parasi da 2 akçeye düsürüldü.

Dördüncü Mehmed Han devrinde de istanbul, Cezayir, Haleb, Misir, Trablusgarb ve Tunus gibi sehirlerde paralar bastirildi. Bu devirde de mâlî sikintilar devam ettigi için kurus 120, esedî 110 akçeye yükseltildi. Piyasadaki mevcûd paralar bâzi menfâatçi ve hîlekâr kisilerce kirpilarak eksiltildi. Bu paralar esnaf ve sarraflar tarafindan tartilarak alinmaya baslandi. Sadrâzam Merzifonlu Kara Mustafa Pasa, kurusu 120 akçe, esedîyi 110, parayi 3 akçe degerlerinde sabit tutup diger kizil ve kirpik paralari tedavülden kaldirdi. Akçelerin agirligi bir kirata ve ayari da yüzde 50'ye düsürüldü, ikinci Süleyman Han zamaninda da mâlî sikintilarin giderilmesi için bâzi tedbirlerin alinmasi düsünüldü. Piyasada ibrahim Çelebi diye anilan ayari düsük yaldiz altini vardi. Bunlar arasinda ayari yüksek olanlar da görüldü. Ayari yüksek. olanlara çift; düsüklere ise tek damga vuruldu. Damgasiz paralarin geçerli olmayacagi îlân edildi. 1687 (H.1099)'da Osmanli para sistemindeki akçe birimi kaldirilip paralar, kurus usûlüne göre basildi. Bu târihten sonra akçe adiyla para basilmayip, sadece hesaplarda kullanilan bir birim haline geldi. Bu kurusun küsürati olarak da mangir denilen bakir para bastirildi. Iki mangir bir akçeye üzere, bir kiyye halis bakirdan 800 mangir para basildi. Bu devirde büyük para olarak altin para da bastirildi. Kurus 120, serîfî altini 270, yaldiz altini da 300 akçe deger üzerinden muamele gördü. Daha sonra harp hâlinin zuhur etmesi sebebiyle savas masraflarini karsilamak için kurus 160, serîfî altin 360, yaldiz altini 400 ve paranin da 4 akçe degerinde muamele görmesi emr edildi.

Ikinci Ahmed Han, 1691 (H.1102)'de pâdisâh olunca, istanbul, Hanca, Misir gibi yerlerde para bastirdi. Bu sirada mangir denilen bakir paralar geçmez oldu ve piyasadan kaldirildi. Bu sene içinde esedî 150, altin 335, frengi altini 375 mangira çikti.' Yine altin ve kurusa yeni deger konuldu.

Ikinci Ahmed Han zamaninda basilan kurus ve altinlarin agirligi ve ayari, kardesi ikinci Süleyman Han zamânindakinin ayni idi.

Ikinci Mustafa Han, 1695 (H.1106)'da pâdisâh olunca istanbul, Edirne, Erzurum, izmir, Misir, Trablusgarb gibi yerlerde para bastirdi. 1696 (H.1107)'de ' sefer masraflarinin çoklugu ve sefer müddetinin uzamasi sebebiyle, o zamana kadar 3 akçeye geçen paranin 4 akçeye geçmesi kararlastirildi. Ayrica piyasadaki yabanci devlet paralarini ortadan kaldirmak için ecnebî kurus ve zoltalar toplatilip üzerlerindeki latin harf ve ibareler silinerek, bir yüzlerine "Sultân-ül-Berreyn" ve diger yüzüne de kesim yeri ve târihi yazildi. Üçüncü Ahmed Han zamaninda da istanbul'da 70, Misir'da 60 ayarinda ve agirligi eksik gümüs parslar bastirildi. Bâzilari bu farkli durumdan istifâde ederek Misir parasiyla istanbul parasini degistirmeye basladilar. Bunun üzerine hükümet, halkin elinde bulunan paralari toplatti. 1715 (H.1128)'de Cedîd Zeri Istanbul adli para basildi. Bunlarin yüz tanesi 110 dirhem olup, kenari zincirli ve dâiresinin etrafi nakisli idi. Bir yüzüne tugra, diger yüzüne de "Duribe fî Islâmbol" yazili idi. Üç kurusa rayiç olan bu paralar, Misir'da fonduk diye anildi. Üçüncü Ahmed Han zamaninda istanbul ve Misirca basilan tugrah esrefî altinlari, ikinci Mustafa Han devrindeki altinlarin tarzinda idi.

Ayrica bu devirde ikinci Mustafa Han devrinde iki altinlik esrefî altinlarina ilâveten üçlük, dörtlük, beslik, onluk altinlar da basildi. 1725 (H.1138)'de Tebriz, Tiflis ve Revan gibi sehirlerde darbhaneler açilarak para basildi. Birinci Mahmûd Han tarafindan çesitli merkezlerde 970 ayarinda cedîd istanbuli veya funduk ve 952 ayarinda zeri mahbûb denilen sekil ve agirliklari eskileriyle ayni olan altin paralarin yaninda cedîd Istanbulî altinlarinin yarisi olan nufîye ve 1,5, 2, 3 ve 5 altinlik sikkeler de basilmistir.

Üçüncü Osman Han devrinde, birinci Mahmûd Han'in zamanindaki gibi paralar basildi. Üzerinde istanbul, Cezayir, Misir v.s. sehir adlari bulunan bu paralardan büyük besibirlikler çikarildi. Üçüncü Mustafa Han devrinde basilan altin ve gümüs paralar ayri bir hususiyet tasir. Bu paralarda basildigi seneler yazilidir. Ayrica 1760 (H.1174)'de bu paralarin üzerinden Kostantiniyye ibaresi kaldirilip Islâmbol yazildi. 1770 (H. 1184) senesinde altin piyasadan çekilince, fiyatlarda bir yükselme görüldü. Altinlarin piyasaya çikarilmasi gayesi ile diger paralara zam yapildi. Böylece daha önce 110 para degerinden muamele gören zeri mahbûb 120 paraya, 155 para kiymetindeki zeri funduk 165 paraya yükseltildi. Yine bu devirde ilk olarak 60 para degerinde çifte zolta basitti. Birinci Abdülhamîd Han zamaninda da üzerinde; islâmbol, Dâr-üs-saltanat el-âliyye, Cezayir, Misir, Trablusgarb, Tunus gibi yer adlari bulunan altin paralar basildi. Bu devirde 9 dirhem agirliginda 60'lik yâni çifte zolta ve 30 paralik tek zolta, bir kurusluk, ikilikler (çifte kurus) 20,10 ve 1 paralik sikkeler, ayrica 36 mm. çapinda büyük bakir paralar basildi.

Üçüncü Selim Han devrinde de belli merkezlerde çesitli paralar basildi. Dördüncü Mustafa Han'in kisa süren saltanati sirasinda istanbul, Cezayir ve Misir gibi yerlerde ayarlari düsük ve agirliklari noksan olan çesitli paralar basildi, ikinci Mahmûd-i Adlî Han devrinde de üzerlerinde; tekrar Kostantiniyye, Dâr-ül-hilâfet -ül-âliyye, Dâr-ül-hilâfet-is-sâniye, Edirne, Bagdâd, Cezayir, Misir, Trablusgarb, Tunus gibi yer adlari bulunan paralar bastirildi. 1809 (H.1224)'de piyasada altinin kiymeti diger paralara göre biraz arttigi için, darbhânede altin eski fiyattan muamele görünce, devlet zarara ugradi. Bu sebeple, mevcûd paralara yeni kiymetler konuldu. Ayrica altin fiyatlari çesitli rayiçlere göre degerlendi, ikinci Mahmûd Han'in cülusunun on yedinci senesinde 60 paralik yeni sikkeler bastirildi. 1833 (H.1249)' da 240 para kiymetinde 6'lik yâni 6 kurus ve kisimlari çikarildi.

Birinci Abdülmecîd Han zamaninda da çesitli merkezlerde sikke kesildi. Bu pâdisâh zamaninda para sisteminde islâhat yapilip, altinda, ingilizlerin 22 ayari esas kabul edildi. Sikke ayarlarinda yeni degisiklikler yapildi ve ilk defa kâgit para çikarildi ise de sonra vazgeçildi. 1843 (H.1259)'da 100 kurusluk yeni bir liraliklar basildi. 1844 (H.1260)'da on kurus kiymetindeki mecidiye ve 5 kurus kiymetinde yarim mecidiye bastirildi. 1845 (H.1261)'de 1 kurus, 1847 (H.1264)'de gümüs 20 paralik basilarak piyasaya çikarildi ve 50 kurus kiymetinde yarim liraliklar bastirildi. 1851 (H.1268)'de ikinci defa kâgit para çikarildi, ilk zamanlar 50 kurusluklardan küçük altin para bastirilmamaya karar verildiyse de, 1854(H.1271)' de 25 kurusluk çeyrek altin liralar basildi. 1855 (H. 1272)'de 500 kurusluklar (besibirlik) ile 250 kurusluklar yâni 2,5'luk altin basildi. Ayrica bakirdan 40, 20, 10, 5 paraliklar çikarildi. Sultan Abdülazîz Han zamaninda çesitli merkezlerde 500, 250'lik 100, 50, 25 kurusluk altin, ayrica gümüs paralar basilirken, 1862 (H.1279) senesinde Osmanli târihinde üçüncü defa kâgit paralar bastirildi. Ayrica kâime denilen 10,20 50 ve 100 kurusluk paralar bastirildi. Bu durum kâgit paranin büyük ölçüde deger kaybetmesine sebeb oldu. Altin fiyatlari yükseldi. Bir müddet sonra kâgit para kullanimindan vaz geçildi. Para istikrarinin te'mini için ingiltere'den 8 milyon sterlin borç alindi.

Besinci Murâd Han'in kisa süren saltanati döneminde de çesitli merkezlerde para bastirildi, istanbul'da basilan altinlarda tugranin biraz yukarisinda ayyildiz, Misir'da basilan altinlarin tugrasinin yaninda ise bir çiçek dali vardi. Onun zamaninda 100, 50,25 kurusluk altin paralar bastirildi. Ayni zamanda 20, 5 ve 1 kurusluk gümüs paralar da bastirildi. Sultan ikinci Abdülhamîd Han devrinde de, mecidiye, 10, 5, 2, 1 kurusluk ve 20'lik basildi. 1877 (H. 1294)'de Osmanli Bankasi hesabina dördüncü defa kâgit para bastirildi. 1879 (H. 1296) senesinden sonra ise, mecîdiye bastirilmadi. 22 ayarda 500, 250, 100,50 ve 25'lik altin paralar bastirildi. Ayrica 500,250,100,50,25 ve 12,5 'tuk ziynet altinlari çikarildi 1898 (H. 1316) senesinde, terkibinde %-10 gümüs ve bakirla karisik 10 ve 5 paralik ile halk arasinda metelik denilen magsus paralar basildi.

Sultan Besinci Mehmed Resad zamaninda istanbul, Bursa, Edirne, Kosova, Manastir, Selanik gibi sehirlerde çesitli paralar basildi. Osmanli parasinin islâhi için bâzi çalismalar yapildi 1913 (H. 26 Mart 1332) târihinde Tevhîd-i meskukât kânunu çikarildi. Bu kânuna göre bütün paralarin temel ölçüsünün altin olmasi ve para biriminin kurus olmasi kararlastirildi. Para birimi olan ve altin makamina geçen ve 40 para îtibâr olunan kâime denilen nikel kuruslar basildi. Kurusun parçalari olan 20, 10 ve 5 paraliklar nikelden; 2, 5, 10 ve 20 kurusluk paralar gümüsten; 25, 50, 250, 500 kurusluk paralar altindan bastirildi. Bu devirde basilan gümüs paralar üzerine de, altin paralar üzerinde oldugu gibi pâdisâhin tugrasinin sag tarafinda cülusunun yedinci senesine kadar Resad ve ondan sonrakilerde El-Gâzî unvani vardi. Bu devirde 10, 40, 5 para olmak üzere nikel meskukât bastirildi.

Sultan altinci Mehmed Vahideddîn zamaninda 22 ayar altindan, Sultan Resad devrinde basilan paralara benzeyen, tugranin sag tarafinda herhangi bir yazi veya çiçek bulunmayan paralar basildi. Bu uygulama, gümüs paralar için de ayni idi. Bu devirde 500, 250, 50, 25 kurusluk altin paralar basildi. 500,250,100, 50, 25 ve 12,5'luk zînet altinlari; ayrica yine bu devirde 20,10,5, 2 kurusluklar da basildi. % 75 bakir ve % 25 nikel karisimindan 40 paraliklar basildi. Osmanli Devleti zamaninda basilan altin ve gümüs paralar, cumhuriyet döneminde bir müddet yeni çikan paralarla birlikte kullanildi. Altin paralar ise, hâlen tedavülde bulunmaktadir.

Akçe ile ilgili bâzi tâbir ve deyimler sunlardir:

Akçe-l Osmâni Kurustan evvel Osmanli para birimi olarak kullanilan para. Osmanli Devleti târihinde ilk defa basilan akçelere bu devletin kurucusunun adina izafeten Osmani ismi verilirdi. Bu paranin millî ve husûsî bir unvanla anilmasi ayni zamanda saltanat hukûmetinin tesekkül ettigine dâir bir isaretti. Yavuz Selîm Han'in saltanatinin sonuna kadar Osmânî adi kullanildi. Fakat devlet me' mûrlarina verilecek maaslarin tâyin ve tahsisinde akçe tâbiri kullanilinca, bu isim kullanilmaz oldu. Fakat Akçe-i Osmani tâbiri çok yaygin kullanildi. Bir müddet sâdece akçe tâbiri kullanildiysa da, ikinci Osman Han devrinde yeniden on akçelik Osmânî paralar bastirildigi için tekrar kullanilmaya baslandi. Eski akçe, dirhemin dörtte biri oldugu hâlde, on akçelik para bir dirhem idi. Bundan sonraki devirlerde de, Osmanli altinina husûsî olarak Osmânî denildi.

Akçe tahtasi Sarraflarin ve resmî dairelerdeki veznedarlarin üzerinde para saydiklari tahta. Bu tahta ucu açik, kenarli ve ucuna dogru darlasip oluk hâlinde uzun bir tahtadir. Genis tarafinda sayilan para oluk kismindan dökülürdü. Bâzi akçe tahtalari üzerinde sayilan paralarin, sayilmayan paralarla karismamasi için ayri bir kisim bulunurdu.

Akçe farki Çesitli devletlerin paralarini veya bir devletin çesitli paralarini degistiren sarraflarin, iki paranin degisimi neticesinde hâsil olan farka verilen isim. Ayrica, devlet tarafindan iki paranin degisimi netîcesinde hazîneye gelir kayd edilmek üzere alinan farka da bu ad verilirdi. Devlet hazînesi vaktiyle bir altin, yüz; mecîdiye, on dokuz kurustan alinir; altin, yüz iki buçuk; mecîdiye de yirmi kurusa satilirdi. Alisla satis arasinda görülen fark, devlet kayitlarinda akçe farki adiyla gelir olarak gösterilirdi.

Akçe basi Tanzîmâttan evvel belli vergi ve resimlerden baska sulh zamaninda devlet harcamalarindaki açiklan kapatmak için, imâdiyye-i hazâriyye ve harp zamaninda harbin îcâb ettirdigi paralari bulmak için imâdiyye-i seferiyye ve iânei cihâdiyye adi altinda umûmî olarak tekâlif-i örfiyye denilen bir takim vergiler alinirdi. Bâzan da bunlarin yetmeyecegi dikkate alinarak iç borçlanma yoluna gidilirdi. Bu sekildeki borçlanma karsiligi olarak re'sülmâl, güzeste ve akçe basi adiyla akçe farkina benzer bir fark ödenirdi. Buna akçe basi adi verilirdi. Akçe târihiyle yakindan ilgili oldugu için; sikke tecdidi, sikke tagsisi, sikke tashihi tâbirlerini de yazmak faydali olacaktir.

Sikke tecdidi Osmanli pâdisâhlari tahta geçer geçmez ilk is olarak kendi adlarina hutbe okuturlar ve para bastirirlardi. Sultan, kendi adina bastirdigi yeni akçeleri tedavüle çikardiginda, selefine ait paralarin tedavülünü yasaklardi. Bunun üzerine tedavülde bulunan eski paralar ya hurda gümüs olarak veya devletçe tesbit edilen bir nisbette yeni akçeyle degistirilirdi. Ancak yasak uygulamasi bâzan pek kati olmazdi. Eski akçe sahiplerine degeri kadar yeni akçe verilirdi. Sikke tecdidi ve eski akçe yasagi hazîneye darb hakki ve darb ücretinden ileri gelen bir gelir saglardi. Darbhâneler ne kadar fazla gümüs islerse, bu gelir o kadar artardi. Bâzan sikke tecdîdiyle birlikte paranin agirligi da düsürülerek tagsis ediliyor, böylece küçük çapta bir devalüasyon yapiliyordu. Bâzan sikke tecdîdi sebebiyle yeniçeriler ayaklanirlardi. Sikke tagsisi

Akçenin ayar ve agirligini düsürmek demektir. Hükümetin karariyla yapilan sikke tagsisi, sikke tecdidinin bir kismidir. Bâzan darbhânelerin emirsiz ve izinsiz olarak da sikke tagsisine gittikleri ve paralarin agirliklarindan çaldiklari görülürdü. Bu yüzden pâdisâhin emriyle pek çok darbhâne kapatilirdi. Sikke tashihi Resmî veya gayri resmî akçe tagsisleri, piyasada sikintiya sebeb oldugu, savas veya baska bir sebeple acele tedbir alinmadigi zamanlarda akçe kirpiciligi zuhur ederdi. Bunu çogu zaman sarraflikla ugrasan gayri müslimler, özellikle yahûdîler paralarin kenarini kirparak gümüsünü çalarlardi. Bu kargasaliga son vermek için pâdisâhlar, sikke tecdidinde yaptiklarini sikke tashihi adiyla yaparlardi. Sikke tashihinde yeni akçeler ya eski ayar ve agirlikta veya bir mikdâr agirligi düsürülerek tedavüle çikarilirdi.

Gerek sikke tecdîdi, gerek sikke tagsîsi ve gerekse sikke tashihi suretiyle yapilan akçe ayarlamalari netîcesinde esya fiyatlari arttigi gibi, altin paralarin rayiçleri de yükselirdi. Bu sebeble önemli para ayarlamalari yapildiginda esya fiyatlari yeniden tesbit edilir ve umûmî narh cetvelleri yayinlanirdi.

1584 ayarlamasindan sonra Koca Sinan Pasa, böyle bir narh listesi çikartmisti. 1600'de bu liste üzerinde degisiklik yapilmis, 1641 sikke tashihinde yeni bir narh listesi düzenlenmisti.
Yazının Devamını Oku...
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz

Ahmet yesevi

14/7/2009 Harf Sırası: A

Yorum (yok)



Ahmet Yesevi’nin doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Hakka yürüyüş tarihi 1166 yılı olarak bilinmektedir. Ahmet Yesevi, günümüzde Kazakistan sınırları içinde bulunan Çimkent şehrinin Sayram kasabasında doğmuştur. Babasının vefatından sonra Sayram yakınlarında olan Yesi’ye yerleşir. Burada sekizinci imam Ali Rıza’nın öğrencilerinden Arslan Baba’dan eğitim alır. Yesi’ye yerleştikten sonra Yesevi adını alır. Ahmet Yesevi, zamanın önemli merkezlerinden olan Buhara’ya gidip burada Hemadanlı Yusuf Hoca’dan eğitim alır.

Ahmet Yesevi, Aleviliği etkileyen en önemli önderlerden biridir. Ona “Türkistan Piri” de deniliyor. Ahmet Yesevi’yi ırkçılığa, yobazlığa mal etmek isteyen, onun yüce şahsiyetini kendi dar düşünceleri için kullanmak isteyenler var. Ahmet Yesevi’yi Alevilik dışı sayanlar mevcut. Bunların bazıları art niyetli, bazıları ise cahillikten böyle davranıyor. Ahmet Yesevi, bir rivayete göre Anadolu’ya ve diğer bölgelere binlerce halife göndermiştir. Bir çok Alevi menkıbesinde ve şiirinde adı geçmekte olan, hatta en büyük pirlerden kabûl edilen bir şahsiyete başka başka anlamlar biçmek, tek kelimeyle gerçeklerin çarpıtılmasıdır. Ahmet Yesevi, düşüncesi itibari ile günümüzde dahi Alevi toplumu içinde yaşatılan bir alimdir. Onun kadın erkek eşitliği için söylediği sözler, hep kendisine ve ona tabii olanlara karşı kullanılmıştır. AhmetYesevi şöyle demektedir; “kadın ve erkek birlikte zikir ve tapınma yaparlarsa, kirlilikten arınırlar. Aralarında düşmanlık yerine sevgi oluşur”. Bu sözler Hoca Ahmet Yesevi ile Alevi felsefesinin kadın erkek eşitliği konusundaki tutumuna bir bütünlük sağlamaktadır. Böylesi düşüncelere sahip olan ulu bir şahsiyeti yobazlaştırmak, ırkçılaştırmak komiklik olmaktadır.

Bilinmesi gereken; Hoca Ahmet Yesevi’nin büyük bir Alevi önderi olduğudur. Yanlış yorum sahiplerini tarih yalanlayacaktır.
Yazının Devamını Oku...
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz

Ahmet Vefik paşa

14/7/2009 Harf Sırası: A

Yorum (yok)

Ahmet Vefik Paşa (d. 3 Temmuz 1823, İstanbul – ö. 2 Nisan 1891, İstanbul). Osmanlı devlet adamı, diplomatı ve oyun yazarı. Türkçülük hareketinin öncülerinden. İki defa Maarif Nazırlığı (Eğitim Bakanı) yaptı, 4 Şubat 1878 - 18 Nisan 1878 ve 1 Aralık 1882 - 3 Aralık 1882 tarihleri arasında iki defa Başvekillik (Sadrazamlık, Başbakanlık) görevine getirildi. Bursa valiliği sırasında bu kentte bir tiyatro yaptırmakla ün kazanmış ve ismi Bursa ile özdeşleşmiştir.

3 Temmuz 1823’de İstanbul’da doğdu. Hariciye Nezareti memurlarından Ruhittin Efendi’nin oğludur. 1831 yılında İstanbul’da başladığı eğitimini, babasının görevi nedeniyle gittiği Paris’te Saint Louis Lisesi’nde tamamladı. Paris’te bulunduğu süre içinde Fransızca’yı anadili gibi öğrendi ve 1837’de yurda döndüğünde tercüme odasında çalıştı. 1840’da elçilik katibi göreviyle Londra’ya gitti ve İngilizce öğrendi.

Sırbistan, İzmir, Eflak ve Boğdan’da görev yaptıktan sonra 1842'de İstanbul’a döndüğünde başmütercim olarak tercüme odasında görev aldı ve Devlet Salnamesi (Yıllığı) hazırlanmasında görevlendirildi. İlerleyen yıllarda çeşitli görevlerde bulunduktan sonra Tahran’a elçi olarak atanarak Fars dilini ve İran tarihinin kökenlerini öğrendi. Elçilik binalarına bayrak asma adetini getiren, Tahran’da elçi iken elçilik binasını Osmanlı Devleti toprağı olarak ilan edip bayrak çektiren Ahmet Vefik Paşa olmuştur.

1857’de kısa bir süre için Adalet Bakanlığı görevine getirildi. 1860’ta Paris büyükelçisi, 1861’de Bursa’da Evkaf Nazırı oldu. Halkın şikayetleri üzerine Bursa’daki görevinden alınarak yıllarca resmi bir görev verilmedi, bu süre içinde Türk tarih ve edebiyatına yeni eserler ve tercümeler kazandırdı. 1872’de birinci defa olarak Maarif Nazırı oldu ama 1873’de görevden alındı. Kısa bir süre Edirne Valiliği yaptı. 1878’de tekrar Maarif Nazırı, daha sonra da Başvekil oldu ama görevden alındı. 1879-1882 yılları arasında Bursa valisi olarak görev yaptı, tekrar başvekil atandı ama 3 gün sonra görevden alındı. Ölümüne kadar Rumelihisarı’ndaki evinde ilmi ve edebi çalışmalar yaptı. 2 Nisan 1891’de İstanbul’da ölmüştür, mezarı Rumelihisarı mezarlığındadır.

İlk Türkçe sözlüklerden biri olan Lehçe-i Osmani'yi hazırlayan, Türk tarihinin Osmanlı ile başlamadığını gündeme getiren ve savunan Ahmet Vefik Paşa, bazılarına göre Osmanlı Türkleri’nin ilk Türkçüsüdür. Fezleke-i Tarih-i Osmani (Kısa Osmanlı Tarihi) ve Hikmet-i Tarih (Tarih Felsefesi) adlı tarih eserleri vardır. Şecere-i Türki isimli eseri Çağatay Türkçesi'nden Osmanlı Türkçesi'ne çevirmiştir.

Bursa valiliği sırasında bugün kendi adıyla anılan bir tiyatro yaptırdı. Moliere’in 16 eserini uyarladı, Victor Hugo ve Voltaire’in eserlerini tercüme etti. Ahmet Vefik Paşa, tiyatroda, Tomas Fasulyacıyan Kumpanyasına kendi tercüme ve adaptasyonlarını oynattırır, her gün provalara gider, bir rejisör gibi oyunla ilgilenir ve memurları oyunu izlemeye mecbur tutardı. Bu tür hareketleri yüzünden tuhaf bir adam olarak tanındı.

Yazının Devamını Oku...
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz

Ahmet mithat efendi

14/7/2009 Harf Sırası: A

Yorum (yok)

1844'te İstanbul da doğdu. 28 Aralık 1912'de İstanbul'da yaşamını yitirdi. İstanbul Mısır Çarşısı esnafından Hacı Sülayman Ağa'nın oğlu. Babasını küçük yaşta kaybetti. 1854'te Vidin'de bulunan ağabeyi Hafız Ali Ağa'nın yanına gönderildi. Eğitimine burada başladı. 1857'de ailesi ile birlikte İstanbul'a döndü. Mısır Çarşısın da bir aktarın yanına çırak verildi. Ağabeyinin yanında çalıştığı Mithad Paşa'nın yanına girdi. Mithad Paşa 1861'da Niş Valiliği'ne atanınca ağabeyi ile birlikte Niş'e gitti. Rüşdiyeyi orada bitirdi. Rusçuk'da Tuna Vilayeti Kalemi'ne memur olarak girdi. Çalışkanlığı ile Mithad Paşa'nın gözüne girdi. Paşa ona kendi adını verdi. Bu arada özel dersler alarak Fransızca'sını ilerletti. 1866'da çevirmen olarak gittiği Sofya'da evlendi. Tuna Gazetesi'nin başyazarı oldu. 1869'da Mithad Paşa ile birlikte Bağdat'a gitti. Vilayet matbaası ve resmi vilayet gazetesi Zevra'nın müdürlüğünü yaptı. İlk kitabı olan Hece-i Evvel adlı ders kitabını burada yazdı. 1871'da ağabeyi ölünce İstanbul'a döndü. Tahtakale'deki evinin altına küçük bir matbaa kurarak kendi kitaplarını basmaya başladı. Bir yandan da Basiret gazetesine yazılar yazdı. 1872'da Namık Kemal ile tanıştı. Devir ve Bedir isimli iki gazete çıkardı. Bu gazeteler kapatılınca Dağarcık ve Kırkambar dergilerini yayınladı. Bu dergilerde çıkan yazılar nedeniyle Namık Kemal, Ebüzziya Tevfik gibi yazarlarla birlikte Rodos'a sürgüne gönderildi. 3 yıl kaldığı Rodos'ta Medrese-i Süleymaniye isimli bir okul açıp ders verdi. 5. Murat'ın affıyla 1876'da İstanbul'a döndü. 1876'da İttihat Gazetesi'ni yayınlamaya başladı. Muhalif tutumunu yumuşatarak 2. Abdülhamit'e yakınlaştı. Devletin resmi gazetesi Takvim-i Vakayi ve devletin basımevi olan Matbaa-i Amire'nin müdürlüğüne atandı. Mithad Paşa davasında paşanın aleyhine tanıklık yaptı. 1878'de Osmanlı Sarayı'nın desteğiyle Tercüman-ı Hakikat gazetesini kurdu. 1888'de İsveç'te toplanan Müsteşrikler Kongresi'ne katıldı. 1895'te Meclis-i Umur-ı Sıhhiye ikinci reisi oldu. Aynı yıl Sabah gazetesinde yayınlanan "Dekadanlar" başlıklı yazısıyla Servet-i Fünun'u eleştirdi. Sanat ve edebiyat çevrelerinin tepkisini çekti. Yazarlığı bırakmak zorunda kaldı. Ölümüne kadar Darülfünun'da dünya tarihi ve dinler tarihi dersleri verdi, hayır kurumlarında çalıştı.
Yazının Devamını Oku...
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz

Ahmet Cevdet Paşa

14/7/2009 Harf Sırası: A

Yorum (yok)

Ahmet Cevdet Paşa (1822-1895)

Ahmet Cevdet Paşa, (1882-1886) Lofça (Bulgaristan’da) da doğmuştur. Lofça idare meclisi üyesi Hacı İsmail Ağa’nın oğludur. İlkin kendi memleketinde okumuş, sonra öğrenimini ilerletmek için İstanbul’a gitmiş (1839), bir yandan medresede okurken bir yandan da özel öğretmenlerden matematik ve Farsça dersleri almış, medreseyi bitirince ilmiye mesleğine girerek kadı ve müderris olmuştur (1347).

Memurluk hayatının ilk döneminde Reşit Paşa tarafından beğenilerek ko¬runmuş olan Cevdet Paşa, gittikçe ilerleyerek çeşitli devlet görevlerinde çalışmıştır. Meclis-i Maarif-i Umumiyye üyeliği ve Dâr-ül-mullimin (Erkek öğretmen okulu) müdürlüğü yapmış, Encümen-i Dâniş (akademi) e üye olmuş, Vak’anüvistliğe tayin edilmiş, daha sonra Meclis-i Âlî-i Tanzimat ve Meclis-i Vâlâ üyeliklerinde bulunmuş, Bosna-Hersek müfettişliğinde çalışmış ve Kazan Fırka-i Islâhiyye’sine memur edilmiştir (1860 - 1856), ilmiye mesleğinden ayrıldıktan sonra (1866) vezirlik rütbesi verilerek daha yüksek devlet hizmetlerinde çalıştırılmıştır. Halep, Bursa, Maraş, Yanya, Suriye valiliklerinde bulunmuş, Mecelle cemiyeti reisliği, Şûrâ-yi Devlet (Danıştay) üyeliği ve reis muavinliği görevlerinde çalışmıştır. Ayrıca, Evkaf, Maarif, Adliye, Dahiliye, Ticaret ve Ziraat nâzırlık1arında bulunmuş (1873-1886), Meclis-i Hâs üyesi iken İstanbul’da ölmüştür.

Çok kuvvetli bir medrese kültürü ile yetişmiş bulunan Cevdet Paşa, yir¬mi dört yaşlarında iken tanıştığı Reşit Paşa’nın tavsiyesiyle Fransızca öğrenmiş, onun kılavuzluğunda Batı memleketlerinin uygarlık ve siyaset olayları üzerinde de bilgi edinmiştir. Her devirde beğenilen Cevdet Paşa, bir yandan çeşitli devlet görevlerinde hizmet görürken, bir yandan da resmî işleri arasında fırsat buldukça hukuk, tarih, dil ve edebiyat konulan üzerinde çalışmıştır. Kısas-ı Enbiya’daki bir yazısından anlaşıldığına göre, Türkçe’nin konuşulduğu gibi yazılmasından yana bulunan Cevdet Paşa, Türkçe’nin başlı başına bir dil ol¬duğunu ve kendisine özgü kuralları bulunduğunu bildiği halde, Fuat Paşa ile birlikte hazırladığı Kâvâid-i Osmaniyye adlı dil bilgisi kitabında, o devirde Os¬manlıca’da ortaklaşa kullanılan Arap, Fars ve Türk dillerinin kurallarını saptamıştır. Mekteb-i Hukuk’ta verdiği derslerden meydana gelen Belâgat-ı Osmâniyye adli bir edebiyat bilgisi kitabında da, kaynakları Arapça olan eski “belâgat” kitaplarının görüş ve bölümlemelerini Türk edebiyatına zorla uygulamaya çalışmış, o devirde nazım ve nesirdeki değişiklikler ve Türk edebiyatına girmiş bulunan yeni edebiyat türleri üzerinde hiç bilgi vermemiştir. Eski edebiyat tarafçıları, bu eseri, Recai-zâde Mahmut Ekrem’in yine o tarihlerde yayınlanmış bulunan Ta’lim-i Edebiyât’ına karşı bir silâh olarak kullanmıştır; bu yüzden, eskilerin temsilciliğini yapan Hacı İbrahim Efendi adli birisiyle, yeni edebiyatçılar arasında çetin bir tartışma olmuştur.


Ahmet Cevdet Paşa’nın başlıca eseri şunlardır


Tarih alanında, Târih-i Cevdet (1854-1885; temsil-i cedid, 12 cilt, 1891-1892); Kısas-ı Enbiyâ ve Tevârih-i Hulefâ (1874; tam bas. 12 ctiz. 1912); 1839-1186 olay¬larım inceleyen ve II. Abdülhamit’e sunulmak üzere yazılmış bulunan Ma’rûzât ile, devrinin olaylarına ait notlardan ibaret bulunan Tezâkîr v.b. dir.

Yazar, hukuk alanında, Mecelle cemiyeti reisi sıfatıyla Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye hazırlanmasını sağlamıştır.

Dil alanında Kavâid-i Osmâniyye (1851) yi, edebiyat alanında da, eski edebiyat kurallarını öğretmek maksadıyla Belâgat-ı Osmâniyye (1881) yi yazmıştır.

Bunlardan başka, çeşitli konularda birtakım eserleri daha vardır.
Yazının Devamını Oku...
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz

3. Ahmet

14/7/2009 Harf Sırası: A

Yorum (yok)


Osmanlı hanedanından yirmi üçüncü padişahtır.  IV.  Mehmet’in oğludur. II. “Mustafa’nın Edirne Vakası  sonucu olarak tahttan indirilmesi üzerine, 23 Ağustos 1703    (10 Rebiyülevvel 1115)’de Edirne’de tahta geçmiştir. III. Ahmet, ayaklanan Yeniçerilere 60 devlet adamını teslim etmek zorunda kalmıştır. Ayaklananlar Kavanoz Ahmet Paşayı sadrazamlığa, Çalık Mehmet Paşa’yı Yeniçeri Ağalığı’na, Mehmet Efendi’yi Şeyhülislâmlığa getirmişlerse de III. Ahmet, İstanbul’a döndüğünde oldukça büyük bir şiddet göstererek, ayaklananların başa getirdikleri bu üç adamı öldürmek veya sürgün etmek suretiyle uzaklaştırmış, saray bostancılarından 700 kişiyi çıkartmış ve yerlerine devşirme usulüyle yenilerini aldırtarak kendi güvenliğini de sağlamıştır. Bütün bu tedbirlerle birlikte memleketin bozulan güvenliği yerine getirilememiştir.

Kavanoz Ahmet Paşa’dan sonra yedi sadrazam değiştirilmiş, fakat bütün umutlarla birlikte 1710′-da sadrazamlığa getirilen Köprülü Numan Paşa da esaslı bir iş yapamamıştır. Karlofça Antlaşması  ile Avrupa’da önemli kayıplara uğrayan Osmanlı Devleti Rusya ile karşılaşmaya mecbur oldu.

Rus Çarı I. Petro, İsveç Kralı Demirbaş XII. Şarl’ı Poltava’da yenmiş ve XII. Şarl Osmanlı sınırında bulunan Bender’e sığınmak zorunda kalmıştı. Rusların takip bahanesiyle Osmanlı sınırına saldırması ve Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Ortodoks reayanın Petro’yu Osmanlı ülkesine yürümeye kışkırtması, devlet adamlarını telaşlandırmışsa da Fransa’nın, o sırada yorgun bulunan Avrupa tarafından Osmanlıların bir saldırganlığa uğramayacağına Babıâli’yi inandırması hükümetin cesaretim arttırmıştı. Bu durum üzerine Numan Paşa sadrazamlıktan alınmış, yerine ikinci defa Baltacı Mehmet Paşa getirilmiştir (Ağustos 1710). Bu arada Kırım Hanı Devlet Giray’ın da İstanbul’a gelmesi üzerine sarayda yapılan bir toplantıda (Kasım 1711) Rusya’ya harp açılmasına karar verilmiş ve sadrazam Baltacı Mehmet Paşa başkomutanlığa atanmış. Büyük bir ordu ile hemen harekete geçen Mehmet Paşa, Prut Nehri ile bataklıklar arasında bulunan Horsiesti siperlerinde Petro’nun komutasındaki Rus Ordusu’nu kuşatmıştır (Temmuz 1711). Petro yok olmak derecesine düşmüşken sonraları Rus hükümdarı olan karısı Katerina’nın yaptığı barış teklifi ile kurtulmuştur. Baltacı önce bu teklifi kabul etmemişse de Yeniçerilerin disiplinsiz hareketi yüzünden yapılan taarruzların başarısızlığını düşünerek Azak Kalesi’nin Türklere verilmesi, Osmanlı sınırlarında Ruslar tarafından yapılan istihkâmların yıkılması, Rusya’nın Kırım Hanlığı ve Lehistan işlerine karışmaması ve İstanbul’da elçi bulundurmaması, İsveç Kralı’nın memleketine dönmesine engel olunmaması şartıyla geçici Prut Antlaşması’nı  yapmıştır (21 Temmuz 1711). Bu geçici antlaşma, değişikliklerle 16 Nisan 1712′de, İstanbul’da yenilendi.

Bu savaş sırasında Ruslar, Eflâk ve Boğdan beylerini kendi tarafına çekmiş olduklarından, bunlar hakkında da takiplerde bulunulmuş, bunlardan Osmanlı tarihinde ünlü olan Boğdan Beyi Demetrius Cantemir Rusya’ya kaçmak suretiyle cezadan kur tulmuş, Eflâk Beyi ise bir zaman sonra öldürülmüştür. Bu tarihten sonra bu iki beyliğe Fenerli Rumlardan seçilen beyler gönderilmeye başlanmış ve bu usul 1821 Rum ayaklanmasına kadar sürmüştür. Baltacı Mehmet Paşa ile Katerina arasındaki münasebetin mübalağalı söylentisi sonucunda Baltacı Mehmet Paşa sadaretten azledilerek sürgüne gönderildi.

Sadarete Damat Ali Paşa getirildi. Yeni sadrazam, Karadağ’dan kaçıp Caltaro’ya kaçan Karadağlıları Venediklilerin koruması, korsanlarının Osmanlı ticaret gemilerine saldırması ve aynı zamanda Ortodoksların Katoliklerden kurtulmak için yaptıkları faaliyet yüzünden, Venedik’e savaş açmış, Dalmaçya kıyılarında ve adalarda başarılar elde edilmiş ve Mora geri alınmıştır.

Sadrazam, Korfu Adası’yla Venedik kıyılarına da hücuma hazırlanınca 1715′de İspanya Veraset Harpleri’ni Rastadt Antlaşması ile sona erdiren ve bu suretle serbest kalan Avusturya İmparatoru IV. Kari Karlofça Antlaşması’nın bozulduğunu ileri sürerek, Venedik’ten alman yerlerin geri verilmesini istemiş ve bu yüzden Avusturya ile de savaş başlamıştır (1716).

Sadrazam Damat Ali Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu, Petervaradin’de düşmanla büyük bir meydan savaşma girişmiş, Ali Paşa bu savaşta şehit düşmüştür. Prens Eugen’in komutasındaki Avusturyalılar Temeşvar ve Banat’ı alarak Belgrat’a kadar ilerlemişlerdir. Bu büyük yenilgiler üzerine, Nişancı Mehmet Paşa yerine sadrazam olan Nevşehirli İbrahim Paşa Avusturya ile 1718′de Pasarofça Antlaşması’nı  imzalamak zorunda kalmıştır.

Nevşehirli İbrahim Paşa’nın sadrazamlığa gelmesiyle III. Ahmet zamanında yepyeni bir çığır açılmıştır. Nevşehirli İbrahim Paşa, Pasarofça Antlaşmasından sonra 12 yıl tam bir sulh siyaseti gütmüş, Osmanlı İmparatorluğu’nda bir durgunluk, aynı zamanda bir zevk ve eğlence devri açmıştır. Ruslar bu sefer Kafkasya ve İran’a karşı harekete başlamışlar ve 1720′de İran’ın egemenliği altında bulunan Dağıstan’a saldırarak Derbend’i almışlardı. İran bu sırada kargaşalık içinde idi. Afganlılarla harp etmek zorunda kalan İran Şahı Tahmasb, Petro’ya kendisini İran Şahı tanıması ve Afganlılara karşı himaye etmesi şartıyla Dağıstan’dan başka, bütün Hazer Denizi dolaylarında bulunan bölgeleri bırakacağına söz vermişti. Sünnî olan Afganlılar da Türklerin yardımını istemişlerdi.

Rusya’nın bu yeni yayılma planları İstanbul’da da heyecan uyandırmış, Rusya’ya harp açmak düşünülmüştü. Fakat Fransız elçisinin aracılığı üzerine Osmanlılarla Ruslar arasında İran’ın bölünmesi hususunda bir anlaşmaya varılmıştır (Haziran 1724).

Anlaşma gereğince, Ruslar Baku, Derbend ve Dağıstan’ın bir parçasını alacaklar; Osmanlılar da Kirmanşah, Hemedan, Revan ve Şiraz’ı elde edeceklerdi. İranlılara buna karşılık Afganlıların aleyhine yardım vaadinde bulunulmuşsa da, bunlar bu bölgeyi kabul etmemişler ve Türkler, anlaşma gereğince paylarına düşen yerleri silâh kuvvetiyle almak zorunda kalmışlardır (1715).

Bu sırada Afganlılar da İran’da başarı göstererek Eşrefi tahta çıkartmışlar ve Osmanlılardan aldıkları yerlerin geri verilmesini istemişlerdir. Bu yüzden savaşa devam edilmiş ve Ahmet Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu Avdican’da İranlılar tarafından yenilmiştir (1726). Her ne kadar Eşref bir yıl sonra Osmanlılarla barış yaparak (1727),  İran’dan alınmış olan yerleri bırakmak zorunda kalmışsa da, bu savaşları halk hoş karılamamıştır.

1729′da Nadir Şah’m İran’ı hakimiyeti altına alması ve Eşrefin Hemedan Antlaşması ile Osmanlılara bıraktığı yerlerin geri verilmesini istemesi üzerine Osmanlı-İran ilişkileri yeniden bozulmuştur.

Osmanlı ordusunun savaşlarda yenilmesi, yönetimden hoşnut olmayanlara cesaret vermiş, Yeniçeriler de, bunlara katılmış, bilginlerden bazıları da bunları desteklediğinden, Patrona Halil adında biri başa geçerek büyük bir ayaklanma meydana getirmiştir. Ayaklananlara karşı başlangıçta gevşek davranan padişah, sonradan bunların isteklerine karşı gelmek istemişse de, söz geçirememiş, sevgili sadrazamını, Kaptan Paşa ve Kahya Bey’i feda etmek zorunda kalmıştır. Fakat ayaklananlar bununla da kalmayarak, Padişah’ın da çekilmesini istemişler, Sultan Ahmet de kendisinin ve çocuklarının hayatlarına kıymamaları şartıyla tahttan vazgeçmiştir (1730).

III. Ahmet, şair, münşi ve hattattı. Annesi için Üsküdar’da yaptırdığı cami ve Ayasofya karşısında tarihini kendi yazdığı çeşme (Aç besmeleyle iç suyu Han Ahmet’e eyle dua), zamanından kalan eserlerin önemlilerindendir.

“Lâle Devri” (1718-1730) adıyla anılan İbrahim Paşa’nın sadrazamlığı zamanında  cami, mescid ve türbe yerine ince bir zevkle Batı ve Doğu modellerine göre hazırlanmış köşkler, saraylar ve bahçeler yapılmıştır. III. Ahmet zamanı edebiyat ve sanatta olduğu kadar tarih ve bilim alanında da ilerlemiştir. Devrin bilginlerinden bir tercüme bürosu kurularak, İkdü’l-cuman (Aynî Tarihî), Ravzatü’s-safa ve Camiü’d-düvel (Sahaifü’l-ahbâr) gibi önemli eserler Türkçe’ye çevrilmiştir. İstanbul’un birçok yerlerinde 5 kütüphane açıldığı gibi yazma eserlerin Avrupa’ya çıkarılması da yasak edilmiştir.

Fransa’ya elçi olarak gönderilen, Yirmi sekiz Mehmet Çelebi’ye Fransa’nın bayındırlık ve eğitim kurullarıyla da yakından ilgilenmesi görevi verilmiştir. Sonraları bunun oğlu Sait Mehmet Efendi, basımevinin faydasını görerek, İbrahim Müteferrika’ya, Türkiye’de ilk basımevinin kuruluşunda büyük yardımlarda bulunmuştur (1724).

III. Ahmet zamanında ordunun ıslahına çalışılmış, aynı zamanda bayındırlık işlerine önem veril mistir. Bunlar arasında Kütahya ve İzmit’teki çini fabrikalarının canlandırılması ve İstanbul’da diğer bir çini fabrikasının açılması, tersanenin düzenlenmesiyle birlikte üç ambarlı gemilerin de yapılmasına başlanması, İstanbul yangınlarına karşı tulumbacı ocağının kurulması vb. vardır.

Yazının Devamını Oku...
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz

2. Ahmet

14/7/2009 Harf Sırası: A

Yorum (yok)



Osmanlı hanedanından yirmi birinci padişahtır. Sultan İbrahim ile Muazzez Sultan’ın oğludur. 25 Şubat 1643 (6 Zilhicce 1052)’de doğdu. 23 Haziran 1691 (26 Ramazan 1102)’de tahta çıkmıştır. Bu sırada Osmanlı İmparatorluğu İkinci Viyana Kuşatması’nın arkasından süregelen savaşlarla uğraşmakta idi. Yeni padişah tarafından yerinde bırakılan sadrazam Köprülü Fazıl Mustafa Paşa, Osmanlı ordusuyla Belgrat’tan Macaristan’a geçerek Slamkamen’de Avusturya kuvvetleriyle karşılaşmış (19 Ağustos 1691) ordusunu zafere ulaştırmak gayesiyle büyük gayretler sarf etmişse de, şehit düşmesi üzerine Osmanlı ordusunun maneviyatı sarsılmış ve Belgrat’a doğru geri çekilmiştir.

Avusturyalılar da çok sayıda insan kaybettiklerinden ve Tuna’daki donanmaları Osmanlı donanması tarafından yenilgiye uğratıldığından, Osmanlı ordusunu takip edememişlerdir.

Slamkamen yenilgisinden sonra II. Ahmet, Arabacı Ali  Paşa’yı sadrazamlığa getirmiştir.  Gayretsiz, gevşek ve zalim bir adam olan Ali Paşa, ordusunun maneviyatını düzeltmek için sefere çıkmaktan çekinmiş ve Osmanlı ordusu, bütün sınır boylarında savunmaya çekilmek zorunda kalmıştır. Kameniçe’yi saran Lehliler, buradan Isakçı dolaylarına inmişler ve Kahraman Paşa tarafından geri atılmışlarsa da bir zaman sonra uzun bir kuşatma ile Varat’ı almışlardır. Arabacı Ali Paşa’nın yerine sadrazam olan Hacı Ali Paşa, 1692 ilkbaharında sefere çıkmışsa da o yıl savaşa devam edilemediğinden, Belgrat Kalesi’ni onartarak geri dönmüştür. Yine bu yıl Venedikliler de Girit ve Hanya’yı almak için yaptıkları saldırılarda Kandiye muhafızı Mehmet Paşa’nın gayretiyle geri atılmışlardır. Bu sırada Avusturya, İngiltere ve Felemenk elçilerinin aracılığı ile barış teşebbüsünde bulunulmuşsa da, şartların ağırlığı yüzünden bir sonuca varılamamıştır.

Sadrazam Hacı Ali Paşa, Defterdar Ahmet Efendi ‘nin yerinden atılmasına razı olmadığından, bir ay sonra çekilmek zorunda kalmıştır. Sadrazamlığa Bozoklu Mustafa Paşa getirilmiştir. Mustafa Paşa, Erdel’e sefer yapmış, fakat bu sırada Belgrat, Avusturyalılar tarafından çevrilmiş olduğundan, burasını kurtarmaya koşmuştur. Cafer Paşa tarafından savunulan Belgrat’a yaklaşırken Avusturyalılar ricat etmişlerdir. Mustafa Paşa geri döndüğü zaman kızlar ağasının iftirasıyla azledilmiş ve sadrazamlığa Sürmeli Ali Paşa tayin edilmiştir. Ali Paşa zamanında Petervaradin’in kuşatılması (1694) bir sonuç vermediği gibi Venedikliler de Sakız Adası’nı ve Dalmaçya’da Gabella Kalesi’ni ele geçirmişlerdir.

II. Ahmet zamanında Osmanlı İmparatorluğu’nun iç durumu da çok bozulmuştur. Irak ve Hicaz’da karışıklıklar çıkmış, Suriye’de Sürhanoğulları ve Dürzî Maanoğulları ayaklanmışlardır. Batı ocaklarından Trablus ve Cezayir donanmaları Tunus’a saldırmış, devletin gailelerini arttırmışlardır.

II. Ahmet zamanında Divan-ı Hümâyûn haftada iki gün yerine dört gün toplanmaya başlamıştır. Bundan başka bazı eyaletlerde mîrî mukataa halindeki topraklarda bulunan halkı vurguncuların elinden kurtarmak gayesiyle her türlü toprakların “kayd-ı hayat” şartıyla satılması kararlaştırılmıştır.

II. Ahmet’in etrafındakilerin daima etkisi altında kaldığı, çabuk kızdığı, şiir ve musikiden hoşlandığı söylenir. Edirne’de ölmüş (6 Şubat 1695/22 Cemaziyelahir 1106), cenazesi İstanbul’a getirilerek Kanunî Türbesi’ne gömülmüştür.

Yazının Devamını Oku...
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz

1. Ahmet

12/7/2009 Harf Sırası: A

Yorum (yok)

http://upload.wikimedia.org/wikipedia/tr/thumb/b/b9/Sultan_ahmed_I.jpg/200px-Sultan_ahmed_I.jpg
I. Ahmet, 18 Nisan 1590'da Manisa'da doğdu. Babası III. Mehmet, annesi ise Handan Sultan'dır. Şehzadeliğinde Aydınlı Mustafa Efendi, Hocazade Ahmet ve Es'ad Efendi21 Aralık 1603'de Eyüp Sultan'dan kılıç kuşanarak 14 yaşında Osmanlı tahtına geçti. gibi devrin âlimlerinden dersler aldı. Babası III. Mehmet'in ölümü üzerine

I. Ahmet, tahta geçtiğinde Osmanlı Devleti batıda Avusturya, doğuda İran ile savaş halindeydi. I. Ahmet, Sokolluzade Lala Mehmet Paşa'yı Avusturya cephesinde, Çağalazade Sinan Paşa'yı ise İran cephesinde gönderdi. Peşte ve Vaç Kaleleri'nin zaptından sonra Sokolluzade Estergon Kalesi'ni kuşattı. Estergon Kalesi'nin alınmasından sonra Uyvar ve Polata Kaleleri'de ele geçirildi. 1606 yılında Sokolluzade'nin ölümünden sonra Avusturya barış istedi. Budin'de yapılan görüşmelerde 11 Kasım 1606'da Avusturya ile Zitvatoruk Antlaşması imzalandı. Bu antlaşmaya göre Kanije, Eğri ve Estergon Kaleleri Osmanlı Devleti'nde kalacak ve Avusturya Osmanlı Devleti'ne savaş tazminatı ödedi.

İran cephesine gönderilen Çağalazade Sinan Paşa, Tebriz üzerine yürümüş ancak başarısız olmuştu. Safevi ordusunun Gence ve Şamahı'yı alması ile Şirvan'nın bir bölümü elden çıkmıştı. 1610'da tayin edilen Kuyucu Murat Paşa, Kanuni Sultan SüleymanAmasya Antlaşması üzerinden barış teklifinde bulundu. Vefat eden Kuyucu Murat Paşa yerine atanan Nasuh Paşa, 1611 yılında Nasuh Paşa Antlaşması'nı imzaladı. döneminde imzalanan

Bir yandan devam eden Avusturya Savaşı Osmanlı Devleti'nin doğuda başarılı olmasını engelliyordu. Avusturya ile imzalana Zitvatorok Antlaşması da osmanlı Devleti'nin eski gücünü kaybettiğini gösteriyordu. Osmanlı Devleti'nin iki cephede savaşması ülke içindeki asayişin zayıflamasına neden olmuştu. Yavuz Sultan Selim döneminde başgösteren "Yozgatlı Celal" isyanları büyük sorunlara neden olmuştu. Bu dönem Anadolu'nun çeşitli yerlerinde başgösteren isyanlara "Celali İsyanları" adı verilmiştir. Tavil Ahmet, Kalenderoğlu, Deli Hasan ve Canbolatoğlu isyanları en önemlileridir. Celali İsyanları'nı bastırmakla görevlendirilen Kuyucu Murat Paşa, sertliği ile bilinen bir sadrazamdı. Sadrazam Kuyucu Murat Celali İsyanları'nı bastırmak için Anadolu'da birçok katliam yaptı.

Genç yaşta tahta çıkması karşın zeki ve hamiyetli bir padişah olan I. Ahmet, iyi bir binici ve avcı idi. Fatih Sultan Mehmet zamanında getirilen "kardeş katli" yasasına son verip, ailenin yaşça en büyük ve aklı başında olan üyesinin padişah olması anlamına gelen "ekber ve erşet" sistemini getirdi. İmar faaliyetlerine önem veren I. Ahmet, Şehzadebaşı Kuyucu Murad Paşa Külliyesi, İstanbul Mesih Paşa Camii, Piyale Paşa Camii ve Elmalı Ömer Paşa Camii'ni yaptırdı.

"Bahtî" ve "Ahmedî" mahlasını kullanan I. Ahmet, dine bağlılığını şu dörtlük ile ifade etmiştir:

N’ola tacum gibi başumda götürsem daim
Kademi resmini ol hazret-i Şah-ı resulün
Gül-i gülzar-ı nübüvvet o kadem sahibidir
Ahmeda durma yüzün sür kademine o gülün

Yazının Devamını Oku...
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz
« Önceki Yazılar :|:
Wturk Ansiklopedi - Uzman Ansiklopedi !